Scene 15 : The
Samhain
Part 1: The Camp Site
“Hava kararırken müzik yükselir”. Bu kural tüm çingene kamplarında yüzyıllardan
beri uygulanmaktadır. Müzik çingenelerin sanatıdır. Akordiyonlar, gitarlar,
davullar ateşle bir olup geceyi doldurur. Arada yanık bir kadın sesi
duyulur. İçten gelen. Fakat genelde tüm şarkılar neşelidir. Çingeneler
çektikleri acıları hüzünleri unutmak için yüzlerine sahte bir gülümseme
koyarlar ve dansederler. Dansla bütünleşirler. Ateşin aydınlattığı kızıl
ışıkta etekleri uçuşur kadınların. Kıvılcımlarla dansederler. Şölenler
verip kendileri aç gezse bile konuklarını doyururlar. Eğer gerçekten
şanslıysanız sizi de davet ederler ayinlerine. Ateşin diğer elementlerle
buluşup insanla beraber tango yaptığı ayinlere. Şanslı değilseniz üzülmeyin.
Sizi sabaha kadar süren bir eğlence beklemektedir.
Bu eğlencelerin hergün yeni konukları olur. Kasabalı gençlerin oluşturdukları
konukların dışında alışagelmedik konuklar da görülebilir. Tıpkı bu gece
görülen şu çift gibi. Biri ateş kızılı saçlı, biri ise orman yeşili gözlü
bir dişi ve bir erkek. Eğlencenin ve şölenin ortasında duran iki yabancı.
Çevrelerine korkak gözlerle bakmakta ve konuşacak birilerini aramaktaydılar
sanki. Yabancı olmaları hem iyi hem kötü. Kötü - çünkü bu karmaşanın
içinde annelerini kaybetmiş iki çocuk gibidirler. Kaybolmuş ve yapayalnız.
İyi - çünkü yabancılar şenlikleri şenlik yapan insanlardır. Onların hayret
dolu bakışları daha sonra dile gelecek ve tanıdıkları insanlara anlatacaklardı
bu şöleni çeşitli abartılarla. Ama belki bu sefer durum farklıydı..
Mulder arabadan indiğinden beri çevresine hayretle göz atıyordu. Zaten
arabada başlayan çoşkusu Scully’nin imalı bakışlarına rağmen dinmemiş,
hatta daha da artmıştı. Şimdi hareketli müziğe ayağı ile tempo tutmaya
başlamıştı bile. Scully ile çevresinde konuşacak birilerini arıyordu
ama öyle görünüyordu ki neşe ve haz duyguları içinde ki bu insanlar şu
an ciddi konuları konuşacak halde değillerdi. Mulder’ın da bu durumdan
şikayetçi olduğu söylenemezdi doğrusu. O sadece yüzündeki kocaman gülümsemeyle
etrafına bakınıyordu.
Öbür yanda Scully, Mulder kadar neşeli ve iyi niyetli değildi. Ortada
ölü gençler vardı ve o da “müthiş” ortağının aklına uyarak soruşturma
yapmaya bir çingene kampına gelmişti. Hem de bir şenliğin tam ortasında.
Etraftaki müzik ve şarapla kendinden geçen gençler soruşturmalarına yardım
edebilecek durumda görünmüyorlardı. Çingeneler ise etrafta pek görünmüyorlardı.
Daha çok, gençlere hizmet etmek için ince vücutları ve siyah giysileri
ile ortaya çıkıyorlar, hemen de kayboluyorlardı. Scully sinirlenmeye
başlamıştı. Onu bu kadar sinirlendiren başka bir şey de ortağı Mulder’ın
bu durumdan pek bir hoşnut olması idi. İşte yine çocuksu gülümsemesini
yüzüne oturtmuş, elleri cebinde ayağı ile tempo tutuyordu. “Ah şu erkekler!”
diye düşündü Scully. “Hiç büyümeyecekler.” Scully Mulder’ı eliyle dürttü;
“Mulder! Bence burda bize göre pek bir şey yok. Baksana herkes sarhoş”
“Niye öyle diyorsun Scully. Sence de müzik güzel değil mi? Şurda biraz
daha kalsak çingenelerle konuşmak için bir şans yakayalabiliriz bence.
Mesela.. ee.. şenliğin sonuna kadar!”
“Mulder!!! Arabada söz vermiştin. Şenliğin havasına kapılmayacaktın!!”
“Ama Scully.. Hem daha işimizi halletmedik ki. Biz buraya çingenelerle
konuşmak için geldik ve onlarla konuşmak için en uygun zaman da şenliğin
sonu gibi görünüyor… Haydi Scully bu şenliğe sen de katılmak istiyorsundur,
bütün şu eğlenceye baksana..” İşte Mulder yine 6 yaşına geri dönmüştü.
Tüm bu eğlencenin içinde kendini kaybetmişti.. Scully ise şaşkın gözlerle
hem ortağını hem de şenlik alanını izliyordu. Aslında bu kadar keyifli,
bu kadar eğlenceye düşkün bir kalabalığı hayatında daha önce gördüğünü
hiç sanmıyordu.
Tam o sırada bir grup çingene koyu renk elbiseleriyle çadırlarından çıktı
ve Mulder ve Scully’nin çevresini sardı. İçlerinden koyu yeşil elbise
giyen bir kadın öne çıktı. Çevredeki tüm çingeneler bu kadına saygı gösteriyor
gibiydi. Kadın yemyeşil gözleriyle önce Mulder’ı daha sonra ise Scully’i
süzdü. Sonra bir adım geri attı ve “Silahınız lütfen” dedi.
“Silahım mı?” diye cevap verdi Mulder. “Bayan biz FBI’danız ve sadece
birkaç soru sormak istiyoruz, eğer..”
“Burada eğlenmek için izin almanıza gerek yok bayım. Buraya gelmeniz
bizi memnun ediyor. Biz sadece kampa doğal olmayan eşyaları sokmuyoruz
ve silahınız da hem doğal olmadığı için hem de canlılara zarar verdiği
için bizi memnun etmeyen tek şey. Şimdi silahınızı arkadaşıma verirseniz
burada istediğiniz gibi eğlenebilir ve soru sorabilirsiniz. İstediğinizi
yapmaya izniniz var bayım.” Kadının sesi yumuşak ve derinden olsa da
o kadar gürültü ve kalabalığın içinde gayet net duyuluyordu. Hipnotize
edici bir sesi vardı.
“Peki” dedi Scully. Böyle davalarla da daha önce karşılaşmıştı. “Fakat
bizi liderinize götürürseniz biz de memnun oluruz.” Scully silahının
kurşun haznesini ayırdı ve kadına verdi. Mulder önce duraklasa da daha
sonra Scully’nin yaptıklarının aynısını yaptı. Scully’nin kararlılığı
onu şaşırtmıştı. Kadın silahları aldı üzerlerine bir toz döktü ve:
“ Bu silahın gücünü bana ve grubuma zarar vermemesi için nötralize ediyorum.
Bunun doğru ve herkes için iyi olmasını diliyorum. Ve gerçekleşsin.”
dedikten sonra esmer tenli yeşil gözlü bir adama silahları verdi.
Scully kadın ile adam arasındaki elektriği hissetti. Bu anlık birşeydi,
görülemezdi, ad konulamazdı. Sadece hissedilirdi. Kaçamak bakışlar, yüzüne
bakamama.. İstek ve Umutsuzluk. Bunlardan oluşan bir elektrikti. Birden
bu kadına sempati duydu. Nedenini bilmiyordu ama içinden bir ses ona
“korkma size zarar vermeyeceğiz” diyordu. Mulder olsa bunu telepati diye
adlandırdı. Oysa sadece kadınlık içgüdüsüydü. Erkeklerin anlayamayacağı
bir şey. Özellikle Mulder’ın.
Mulder bu işe bir anlam verememişti. Scully nasıl da soğuk kanlı davranıyordu.
Oysa durum, yoldan geçen birinin ondan silahını istemesi kadar garipti.
Scully de kabul edip vermişti. Hem o kadın ne yapmıştı silahlara? Bir
çeşit toz dökmüştü galiba bir de birşeyler mırıldanmıştı. Bu işte bir
gariplik vardı. Ve Mulder da bu işi çözmeliydi.
Yvaine, silahları Jesus’a teslim ederken birden gerçek dünyadan koptu.
Jesus’un yeşil gözleri yine uzaklaştırmıştı onu. Sonra kendine geldi.
Uğraşması gereken iki FBI ajanı vardı.
“Teşekkür ederim. Ben bu kampın kraliçesi, bir nevi yöneticisiyim. Adım
Yvaine. İsterseniz sohbetimize çadırımda devam edelim.” dedi ve iki ajanı
kampın ortasındaki büyük çadıra doğru davet etti.
Part 2: The Tarot Session
“i have wist, sin i couthe meen,
that children hath by candle light
her shadewe on the wal iseen
and ronne therafter all the night.
bisy aboute they han ben
to catchen it with all here might.”
Mulder ve Scully, büyük tütsü kokulu çadıra girdiler. İçerisi genişti
ve mumlarla aydınlatılıyordu. Çadırın bir köşesinde geniş bir yatak duruyordu.
Öbür köşesinde bir pencere ve pencerenin tam önünde de bir masa- bir
altar. Altarın üstünde çizilmiş kocaman bir pentacle vardı. Bir kupa,
bir çan, yanan çeşitli renkte sayısız mum pentacle’ın çevresinde düzenli
bir şekilde sıralanmıştı. Pentacle’ın diğer bir köşesinde biri siyah
saplı biri beyaz saplı iki tane büyükçe bıçak duruyordu. Yanlarında da
kaplar içinde renk renk otlar.. Yanan tütsünün dumanından biraz rahatsız
olan Mulder altarı inceledikten sonra, yerdeki kocaman yıldız dikkatini
çekti. Yıldızın her bir ucunda birer yastık vardı.
“Oturun” dedi Yvaine ve ajanlara yıldızların köşelerini gösterdi. Kendisi
de yıldızın başına, en üst kısmına oturdu. Mulder ve Scully kendilerine
birer yastık seçtiler. İçeri giren biri kız biri oğlan iki kasabalı genç
de boş kalan yerlere oturdular.
“Biz buraya..” diye söze başlayan Scully’i Yvaine susturdu. Bir iki dakika
gözlerini kapadı. Eliyle havada büyük bir yuvarlak çizdi. Daha sonra altarına
uzandı ve alttaki çekmecesinden siyah bir kese çıkardı. Kesenin içinde tarot
kartları vardı.
“Birazdan tüm sorularınıza cevap alacaksınız merak etmeyin.” dedi Yvaine ve
kartları karıştırmaya başladı. “Önce toprak sorularının cevabını alacak. Çünkü
o saftır, dengeliyicidir.” Mulder ve Scully birbirine baktı. Acaba toprak hangisiydi?
Yvaine Mulder’a dönerek “Kes” dedi ve kartları uzattı. Mulder kartları özenle
kestikten sonra Yvaine kartları tekrar karıştırdı ve tekrar Mulder’a “Şimdi
senden sorularını düşünerek 10 kağıt seçmeni istiyorum.” dedi.
Scully “Bakın bu gerçekten gerekli değil biz sadece bazı sorular sorup gideceğiz.”
dedi.
“Sorularının cevaplarını sana kartlar verecektir Ateş. Lütfen şimdi toprağın
10 kart seçmesine izin ver.” dedi Yvaine.
Scully Mulder’a baktı ve onun da kafa sallamasıyla Mulder 10 tane rastgele
kart seçti. Yvaine kartları kelt haçı yöntemiyle dizdi ve ilk kartı açtı.
“Azize..” dedi Yvaine.. “Hmm iyi bir başlangıç.. İnce bir ruhunuz var ve sezgi
yeteneğiniz çok gelişmiş olmalı. Rüyalarınıza ve hayalgücünüze güveniyorsunuz,
Bilinç altınız ne derse onu yapıyorsunuz. Tabi bunun altında biraz kibir de
görüyorum. Kibir, eğlenceye düşkünlük.. Sezgilerinizin doğru çıkmasında güçlü
bir kadının etkisi var. Fakat dikkat edin. Duygusal yönden çok zayıfsınız.
Bir kadın sizi kolaylıkla etkisi altına alabilir.”
Mulder gülümsedi. Yvaine Mulder’ın yüzüne bakmadan “Hoş, bu kart tavsiyeleri
dikkate almayacağınızı da gösteriyor, o yüzden daha fazla dil dökmeyeceğim
ve diğer karta geçeceğim.” dedi ve devam etti.
“Şeytan.. Bak bu kötü oldu işte.. Karşınızda cahil, ihtiraslarının esiri olmuş
biri var. Gücünü kötüye kullanıyor. Bu kara büyü kadar kötü bir şey. Çok dikkatli
olmalısınız, ateşle oynuyorsunuz.”
“Ah.. Bu şeytanla karşıllaşmanızın nedeni ilizyonlara çok kolay kanmanız. Gerçekçi
olmayan fikirler edinmişsiniz ama kendi sezgilerinizden değil bu. Aklınızla
değil sezgilerinizle düşünün. Onlar size yol gösterecektir.”
“Kule.. Geçmişinizde ani bir felaket bir yıkım görüyorum. Birini kaybetmişiniz
ve bu olayda güven duyduğunuz inandığınız herşeyin sarsılmasına, değişmesine
yol açmış. Yaşam biçiminizi değiştirmiş.”
“Joker.. Hayalperest olduğunuzu söylemiş miydim? Yaratıcısınız ve büyük bir
hedef peşindesiniz. Bu hedefe ölesiye inanıyorsunuz. Bu biraz düşüncesiz olmanıza
yol açıyor. İleriyi düşünmeden önce şimdiye bakmanızı tavsiye ediyorum.”
“Aşıklar.. Hmm yaklaşan etkiler kartının bu çıkması ne kadar garip.. Birinin
cazibesine kapılacaksınız. Bir seçim olcak ve sonunda yanlış seçim yapma gibi
bir tehlikesi bulunuyor.”
“Büyücü.. Riskleri göze alan birisiniz. Kendinize güveniyorsunuz ve konsantrasyonunuz
çerçevesinde beklenmedik işler, hatta mucizeler yaratıyorsunuz. İradeniz biraz
zayıf.”
“Değnek Dokuzlusu.. Çevrenizde bir bela var. Engeller var. Geçmişten kaçıyorsunuz.
Fakat inatçısınız ve gelen tehlikelere karşı cesursunuz.”
“Para Beşlisi.. Korkuyorsunuz da.. Daha çok varolan desteğin geri çekilmesinden
yalnız kalmaktan.. Yanlış yolda olmaktan, bir durumda aciz kalmaktan korkuyorsunuz.”
“Ve son kart..” dedi Yvaine. O ana kadar dikkatlice ve ağzı açık bir şekilde
Yvaine’i dinleyen Mulder durdu. Birden silkelenip kendine geldi ve “Eee??”
diye sordu. “Açmayacak mısınız?”
“Son kart kader kartıdır. Muhtemel sonucu, neler olcağını söyler.” dedi Yvaine.
“Tamam işte bakalım neler olacak?” dedi Mulder merakla.
“Fakat..” dedi Yvaine. “Kader kartı geleceği söylediği gibi onun gerçekleşmesini
de sağlar. Bu tarot kartlarının gücüdür. Çoğu insan kötü bir şey çıkma olasılığı
olduğu için onu açtırmaz. Onları da suçlamam doğrusu.. Ne çıkacağı belli mi
olur?”
“Ben açılmasını istiyorum. Ve bu da kesin kararım.” dedi Mulder gururla..
“Dikkatli olun genç adam. Sizi uyardım ve siz tüm tavsiyelerimi boş veriyorsunuz.
Gerçi bunu daha önce de söylemiştim. Neyse.. Ve son kartınız:”
“Kader Çarkı.. İlginç bir kart.. Sürpriz sonuçları simgeler. Kaderde
bir değişim olacak. Bunun iyi ya da kötü olcağı söylenmiyor. Fakat sizi
şaşırtacak. Varolan sorunlarınız artabilir veya yok olabilir de..”
“Ne demek şimdi bu? Yani iyi mi kötü mü?” diye sordu Mulder heyecanla.
“Belli değil genç adam. Çark dönecek ve kaderinizle yüzyüze geleceksiniz.”
“Huh.. Bir an kendimi çarkıfelek oynuyormuş gibi hissettim. Şu ana dek
pek güzel tahminlerde bulundunuz fakat son kart için pek çalışmamışsınız
galiba.” dedi Mulder.
“Sorunuzun cevabınızı zaten biliyorsunuz. Korktuğunuzu sezinliyorum.
Sizi uyarmıştım demekten nefret ederim.” dedi Yvaine ve Scully’e döndü.
“Şimdi sıra sende Ateş.”
“Ah gerçekten buna gerek yok.. Ortağımın tüm cevapları aldığına inanıyorum.
Biz gitsek iyi olacak.” dedi Scully ve kalkmaya yeltendi.
“Bir yere gitmesen iyi olur.” dedi Yvaine. “Bir çember kurdum ve onu
bozana kadar kimsenin yerinden kalkmaması çok önemli. Yoksa kötü birşeyler
olabilir.” Daha sonra Scully’e baktı ve “Lütfen.” dedi..
Scully yerine oturdu. Bu kadında bir şey vardı. Gözlerinin içine bakınca
ona karşı koyamıyordu. O yeşil gözleri sanki büyülüyordu. Acaba lütfen
gerçekten demiş miydi? Yvaine’in ağzının oynamadığına yemin edebilirdi
ama bu oldukça mantıksız olurdu. Demiş olmalıydı.
Yvaine kartları tekrar karıştırdı. Bu sefer Scully’e kestirdi ve seçtirdi.
Kartları tekrar kelt haç yöntemiyle dağıttıktan sonra ilk kartı açarak
yorumlamaya başladı.
“Aziz.. İnançlı birisiniz. Dini gelenek ve göreneklerinize bağlısınız.
Ruhunuz dinsel inançla özgürleşiyor ve güven kazanıyor. Güven çok önemli
bir kelime. Herşeyi bu kelimeye göre değerlendiriyorsunuz. Hatta bu kelime
biraz hayatınızı kontrol ediyor.”
“Değnek Dokuzlusu.. Hmm pek iyi bir kart değil.. Karşınızda bir bela
var. Ve bol miktarda da engel. Fakat siz bu engellere karşı geliyorsunuz.
Tehdit altındasınız ama bu gelip geçici bir tehdit. Sizi pek etkilemeyecek.”
“Değnek Sekizlisi.. Planlarınızda gecikmişsiniz. Gereksiz yerlerde oyalanmış
ve olanları ciddiye almamışsınız. Yanlış başlangıçlar yapıp işinize gereken
önemi vermemişsiniz.”
“Araba.. Hmm geçmişte ciddi bir rahatsızlık, hastalık görüyorum. Fakat
siz vazgeçmemişsiniz ve hem kişisel girişimlerle hem de başkalarının
yardımlarıyla bu kötülüklerden kurtulmuşsunuz.”
“Değnek Ası.. Hedefe kilitlenirseniz herşeyi yapabileceğinize inanıyorsunuz.
Hatta dünyayı yerinden bile oynatabilirsiniz. Korkularınızla yüzleşeceksiniz.”
“Kılıç Üçlüsü.. Karmaşa görüyorum. Yakında bir karmaşa bir karışıklık
olacak. Geçici bir şey ama yinede az miktarda üzüntü verebilir. Aşkı
da içeriyor. Sanki gerilim var.”
“Yıldız.. Kendinize güveniniz var. Güçlü sezgiler sahibisiniz. Bu kart
ebedi gençliği ve sonsuz güzelliği de simgeler. Cömertsiniz de..”
“Değnek Şövalyesi.. Çevrenizde mantıksız gibi görünen ama akıllı fakat
aceleci birileri var. Bu bazen bir sorunun çözümü olurken bazen de bir
sorun yaratıyor. Her zaman macera var.”
“Kılıç Dokuzlusu.. Şüphe içindesiniz. Başarısızlıktan, sevdiklerinizi
kaybetmekten,yalnızlıktan korkuyorsunuz. Bu yüzden çoğu zaman uyuyamayıp
tavanı veya saatin değişen sayılarını izlediğiniz de oluyor.”
“Ve son kart.. Açılmasını istiyor musunuz?” dedi Yvaine o ana dek anlattıklarını
dikkatlice dinleyen Scully’e.. Scully kısa bir süre düşündükten sonra
“Hayır, istemiyorum.” dedi. Mulder dönüp ve Scully’e baktı.
“Haydi Scully, altı üstü bir kağıt oyunu. Bana gerçekten bundan korktuğunu
söyleyemezsin.” diye üsteledi Mulder. Scully’nin kaderini gerçekten merak
etmişti.
“İstemiyorum Mulder. Bence kaderi sadece tanrı belirler ama yine de bu
kartın açılmasını istemiyorum.” dedi Scully, Mulder’a kızgınca bir bakış
atmayı ihmal etmeyerek.
“Nasıl isterseniz.” dedi Yvaine ve kartları toplayıp siyah kesesine koydu.
“Umarım tüm sorularınıza cevap verebilmişimdir.”
“Aslında pekte verebildiğiniz söylenemez.” dedi Scully. “Neyse şimdi
izin verirseniz buradan çıkmak istiyoruz.”
“Tabi ki” dedi Yvaine ve gözlerini kapayıp havada ters bir daire daha
çizdi. Tütsüyü söndürdü. “Dışarda istediğiniz gibi eğlenmekte serbestsiniz.
Meron ve Jesus size her şekilde hizmet edeceklerdir.”
“Teşekkür ederiz. Gerçi bizim hizmetçilere ihtiyacımız yok ama..” dedi
Mulder.
“Ah onları hizmetçi olarak görmeyin. Onlar bu işi gönüllü yapıyorlar.”
diye kendini savundu Yvaine ve Jesus’a bir bakış attıktan sonra yerdeki
mumları bir bir söndürmeye başladı.
Mulder, Scully, Meron ve Jesus çadırın kapısından çıktılar. Dışarda
ortada kocaman bir ateş vardı. Çevresinde de eğlenen insanlar. Çingenelerin
çaldığı müzik insanı sersemletiyordu. İçerdeki tütsü kokusundan zaten
başları dönen Mulder ve Scully’nin de müziğin baştan çıkarıcı havasına
kendilerini kaptırmaları an meselesiydi. Müziğin temposu arttı, şarap
kadehleri dolu geldi boş gitti, kravatlar gevşedi, gömlek düğmeleri açıldı.
Ve birden Mulder ve Scully kendilerini yanan ateşin çevresindeki kalabalığın
birer üyesi olarak buldular.
Part 3: Love Spell
Meron mutluydu. Yvaine’in verdiği görevi başarı ile tamamlamıştı. FBI
ajanları kendilerini şenliğe teslim etmişlerdi işte. Şimdi süprizini
hazırlamalıydı. Sırt çantasını aldı ve Yvaine’in çadırından çıkışını
beklemeye başladı. Yvaine kısa bir süre sonra çadırından çıktı ve kalabalığa
bir göz attı. Müzikle bir olmuş FBI ajanlarını görünce gülümsedi ve kalabalığa
bir bakış daha attıktan sonra Jesus’un olduğu mekana doğru ilerledi.
Meron gizlice çadırın içine girdi ve sırt çantasını açtı. İçinden yeşil
bir örtü, biraz tütsü, gül yaprakları, zencefil, kekik, gül yağı, aytaşı,
beyaz bir taş, birkaç yeşil taş, 3 pembe mum, bir tane macenta rengi
mum, bir kedi heykeli, kazan ve atheme çıkardı. Bunlar az sonra yapacağı
büyünün malzemeleriydi. Daha önce Yvaine’in tarot baktığı yere gitti
ve batıya yöneldi. Yeşil örtüyü, pentagramın ortasına serdi ve tütsüyü
yaktı. Gül yapraklarını örtünün üstüne serpti. Pentagramın her köşesine
yanan birer pembe mum yerleştirdi. Kedi heykelini de macenta renkli mumla
uzak köşeye koydu. Kazanı içinde yanmamış pembe bir mumla tam ortaya
koydu. Eşit miktarda gül yaprağını ve kekiği kazanın çevresine yerleştirdi.
Yeşil taşları beyaz taşınla ve aytaşınla beraber daha önce yaptığın bitki
çemberinin ortasına koydu. Artık herşey hazırdı. Büyüsüne başlayabilirdi.
Öncelikle eliyle çevresinde büyüsel bir çember oluşturdu. Böylece dışarıdan
hiçbir enerji içeri giremeyecekti – içerideki enerji de dışarı çıkamayacaktı
tabiki. Athemesini eline aldı ve şu sözleri kazandaki mumun üzerine kazıdı:
“Burada çok elektrik ama az sevgi var. Sevgi artsın ve sevgililer birleşsin.”
Daha sonra mumu gül yağı ile ovdu. Onu yaktı ve şöyle söyledi:
“Gücün mumu,
Güçlünün mumu,
İsteklerimi bu gece yarat.
Bu mumun ateşinden güç çıksın.
İsteklerimi bana getirsin.
Kelimelerim güçlüdür.
Başarı kazanılmıştır.
Ve diyorum.
Bu büyü tamamlanmıştır.”
Bir parça zencefili su elementi için mihraba koydu ve şöyle söyledi:
“Suyun Çocukları,
Ateşin küçükleri.
Büyüme bu gece burda katılın.
Athena Ana’dan doğma,
Kalbimde hissedilmiş.
Bizi birleştir ve hiç ayırma.”
Meron kollarını kaldırdı ve kalbini tanrıçaya açtı. Ve büyüyü bitirmek
için şunları söyledi:
“Yardımıma gelen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Arkadaşlar arasında bu büyü tamamlanmıştır.
Kusursuz aşk ve kusursuz güvenle.”
İki pembe mumu söndürdü ve macenta mumla kazan mumunu yanar bir biçimde
bıraktı. Mumlar kendiliğinden sönene kadar bekledi ve daha sonra döktüğü
gül yapraklarını Doğa Anaya armağan olarak yere serpti. Getirdiklerini
topladı ve çantasının içine geri koydu. Büyüsü tamamlanmıştı. Artık çadırdan
çıkabilirdi.
Part 4: When Things Got Mixed Up
Recommended Soundtrack: Blackmore’s Night - Cartouche
noone seems to care anymore
(as) i wander through this night all alone
noone feels the pain i have inside
looking at this world through my eyes
noone really cares where i go
searching to feel warmth forever more
the wheels of life they turn without me
now you are gone eternally
no
don't leave me here
the dream carries on
inside
i know
it's not too late
lost moments blown away
tonight
mankind, with your heresy
can't you see that this is killing me
there's noone in this life
to be here with me at my side
Yanan ateşin çevresi iyice kalabalıktı. Ama koyu renkli çingenelerin
arasında takım elbiseli uzun boylu bir adam ve kızıl saçlı bir kadın
rahatlıkla göze çarpıyordu. Çingeneler gibi danseden ve hareket eden
bu ikiliyi kenarda duran bir kadın izliyordu. Kadın bir yandan ikilinin
danslarını izlerken bir yandan da köşedeki genç bir adamı kesiyordu.
Genç adam da belli belirsiz kadının bakışlarına karşılık veriyordu. Ama
birden birşeyler oldu.
Genç adam birden bakışlarını Yvaine’den kaçırdı ve ateşin etrafında dönenlere
bakmaya başladı. Hatta özellikle bir tanesine bakıyordu. Gömleğinin düğmeleri
açılmış, kolları sıyrılmış, topukları üzerinde dans eden kızıl saçlıya.
Yvaine birden bir acı hissetti. Sanki tam yüreğine bir hançer saplanmıştı.
Buna inanamıyordu. Acıyla yüzünü buruşturdukdan sonra daha da dikkatli
bakmaya başladı. Doğruydu işte. Jesus’u, aralarında kesinlikle bir çekim,
bir elektirik olan onun Jesus’u başkasına hatta kamp dışından bir yabancıya
bakıyordu. Yanına gidip onunla dans etmeye bile başlamıştı. Beraber dansediyorlardı
işte. Yvaine’le daha önce hiç dansetmemişti Jesus. Yüreğinde hissettiği
acı kıskançlık mıydı acaba? İhanet miydi? Yvaine, koskoca kampın tek
ve en geç kraliçesi böyle kullanılıp atılacak mıydı? Bir iki bakışma
mıydı bütün olup bitenler? Aşk bu muydu?
Yvaine içinde daha önce hiç hissetmediği bir sürü duygu hissediyordu.
Acı, kıskançlık, ihanet ve nefret. Siyah bir histi nefret. Kıza karşı
değildi- ne de olsa kız fazla birşey yapmış olamazdı. Bu siyah duygu
tamamen Jesus’a karşıydı. Onu inandırmıştı. Koskoca kraliçenin hisleriyle
dalga geçmiş ve şimdi onu bir mendil gibi kullanıp kenara atmıştı. Şimdi
Yvaine bir kenarda, kendisinden başka herkes dansederken, bir paçavra
gibi oturuyordu.
Ama dur... Başka biri daha vardı dansetmeyen. Yardımcısı çaylak Meron
da kalabalığı izleyenler arasındaydı. Meron, gözlerini Jesus- Scully
ikilisinden alamıyordu. Aslında Meron’un ilgilendiği sadece Jesus’du.
O esmer teni, siyahi gözleri ile Meron’u büyülemişti adeta. Meron daha
önce niye Jesus’a dikkatle bakmadığını bilmiyordu. Kraliçe Yvaine ile
aralarında bir şey var gibiydi ama olsun. Jesus resmen boştu. Kimsenin
sevgilisi değildi. Hem o kampın sevilen insanlarından biriydi. Böylece
Meron da o cansıkıcı kasabadan kaçıp hep hayalini kurduğu kampa taşınabilirdi
belki de. Evet evet Jesus hayatının erkeği olmalıydı. Ama önce onu şu
kızıl saçlı şıllıktan kurtarmak gerekiyordu.
İki bayan, hem nefret hem kıskançlık hem de üzüntüyle otururken kalabalıktan
genç bir erkek bu ikilinin yanına yanaştı. Kolları kıvrılmış gömleği,
açılmış yakası, yana kaymış kravatıyla Mulder, gözlerini Jesus’tan ve
Scully’den ayırmayan Yvaine’in yanına oturdu.
“Merhaba, ee şeeyy.. Ben size teşekkür etmek istiyorum bizi böyle bir
eğlencede ağırladığınız için..” diye sözlerine başladı Mulder.
“Bir şey değil genç adam. Sizin eşinizin yanında olmanız gerekmiyor mu?”
diye sordu Yvaine Scully’i kastederek.
“Eşim mi? Huh Scully mi? O benim sadece iş arkadaşım. Aramızda hiç bir
şey yok.”
“Öyle mi?” diye sordu Yvaine sinirli bir ses tonuyla. Mulder Scully’i
sahiplense daha mutlu olacaktı. “Belki de olmalı. sizce onun bu şekilde
dans etmesi uygun mu?”
“Ah Scully’nin mi? Benim için farketmiyor nasıl dansettiği. Ehem.. Benim
için esas önemli olan sizin nasıl dansettiğiniz. Şeyy.. benimle dans
eder misiniz arada?”
Yvaine, o ana kadar gözlerini ayırmadığı ikiliden başını çevirdi ve Mulder’a
baktı. Karşısında kahverengi saçı terden yüzüne yapışmış, yemyeşil gözleriyle
16 yaşındaki bir genç gibi utangaç bakan Mulder vardı. “Neden olmasın”
diye düşündü Yvaine. Belki de içinde ki bu siyah duyguyu bi parça grileştirebilirdi.
Yvaine bir Jesus’a bir de kendisine doğru uzanan ele baktı, ve kendini
çılgın müziğin havasına kaptırdı. Kampta şimdi herkes dans ediyordu.
Meron’dan başka...
Meron yalnızdı. O kalabalığın, müthiş eğlencenin tam ortasında yapayalnız.
Çevresi gürültülüydü belki. Gülüşmeler, kahkahalar, fısıltılar.. Meron
ise boğazında bir düğümle kalakalmıştı o gürültünün arasında. Kimse onun
yalnızlığı ile ilgilenmiyordu. Hatta o an buharlaşıp yok olsa, kimsenin
umrunda bile olmayacaktı. O sanki hiç yoktu, sanki hiç olmamıştı ve olmayacaktı.
Hayatını düşündü. Dinci annesini, yaşlı,canından çok sevdiği ve kendisine
tek destek olan kasabalı babasını. Ona ihtiyaçları yoktu. Kimsenin yoktu.
O içindeki acıyla kalakalmıştı karanlık gecenin ortasında. Arıyordu,
aranıyordu bir parça sevgi bir parça aşk için. Ama kimsenin umrunda değildi
işte. Kimse içindeki acıyı bilmiyordu Meron’un. Onlara göre Meron sadece
yardımcı bir kızdı işte. Önemli değildi, değişik değildi, sıradandı.
Meron’un içindeki o minik umut parçası da yavaş yavaş ölüyordu. Ah umut!..
Tüm yalnızlığın, karanlığın, yıkımın ötesinde olan umut... Senden habersiz,
farkında olmadan yeşeren, vücudunun her hücresinde her damarında hissettiğin
umut. İnsanı farklı yapan, fark ettiren umut.. Aptal umut, cesur umut..
Işığı ile seni aydınlatan, aydınlatırken de kör eden umut.. Artık parlamayan
umut.. Karanlığa yenilen umut, korkak umut.. Soğuk gecede alevlerden
uzak kalan bir kor parçası gibi çabucak sönen umut. Titreten umut...
Danseden Jesus ve Scully’e bakarken bunları düşünen Meron’un içini gittikçe
daha çok umutsuzluk kaplıyordu. Umutsuzluk çaresizliğe yol açardı. Çaresizlik
de öfkeye. Tam o sırada Jesus’la danseden Scully, gruptan ayrıldı ve
tüm bakışların arasından geçerek biraz soluklanmak için Meron’un yanına
oturdu. Meron, gittikçe nefret etmeye başladığı bu hatunun yanına oturmasından
önce rahatsızlık duydu. Daha sonra aklına dahice –ama çaresizce- bir
plan geldi.
“Off.. Dansetmek bu kadar yorucu olmamalı..” dedi Scully, bulduğu bir
bardak suyu içerken..
“Evet. Ama güzel dansediyorsunuz. Özellikle Jesus’la ‘pek’ güzel dansediyorsunuz”
Meron yavaştan dişlerini sıkmıştı.
“Kim?? Ha şu hep yanımda olan genç mi? Aslında daha çok o benimle dansediyordu.
İyi, hoş biri ama şansını çok zorluyor.”
“Yaa.. Neyse zaten hem siz öbür ajanla berabersiniz değil mi? Şu uzun
boylu olan, Kraliçemizle danseden?”
“Haha Mulder dans mı ediyor? Onun için sevindim doğrusu. Ama ben onunla
beraber değilim. Sadece iş ortağıyız biz.”
“Hmm, keşke daha fazla olsanız da Jesus’umdan pençelerini çeksen.” dedi
Meron nefesinin altından.
“Efendim? Bir şey mi dedin?”
“Oh hayır. Beraber gibi gözüküyordunuz da..”
“Ahah hayır.. Olması da mümkün değil zaten. Kendisi hiç benim tipim değildir.”
“Hmm öyle mi? Gerçi pek yakışırsınız, ama.. Ah durun saçınızda birşey
var..” dedi Meron ve elindeki minik makasla Scully’nin saçından bir parça
kopardı.
“AHHH!! Napıyorsun?! Gerçekten canım yandı.”
“Oh özür dilerim. Saçınızda böcek var sandım. Kampın bu kısmında bol
miktarda böcek vardır da. Şeyy neyse, şimdi benim gitmem gerek” diyerek
Meron son hızla çantasını kaptı ve çadırlardan birinin içine girdi.
Ortada ne olduğunu anlayamayan ve durmadan saçına bakmaya çalışan bir
Scully kalmıştı sadece..
Meron, çantasını o gün için ikinci kez açtı. İçinden biraz tütsü, bir
parça ot ve kırmızı bir mum çıkardı. Mulder’ın adını bir parça kağıda
yazdıktan sonra tütsüyü otla beraber yaktı. Daireyi oluşturup en son
kırmızı mumu yaktı. Oturarak sakinleşti, rahatladı ve konsantre olarak
şunları söyledi:
“Tanrıça Ishtar
- - - - - - Dileğimi bahşet
Tanrıça Afrodit
- - - - - - -Yalvarmamı duy
Arzunun kapılarını
Bu kadına bu adam için açın
Isıyı hissetmelerini sağlayın
Sıcak ve tatlı vücutlarının, oh Tanrıçalar!!”
Scully’nin saçını ve Mulder yazılı kağıdı kırmızı mumda yaktı ve tamamen
kül olduklarında mumu söndürerek daireyi kapadı. Artık Scully, Mulder’a
aşık olmalıydı. Meron çadırdan çıkarken tam karşısında bir anda Yvaine’ı
buldu.
Part 5: The Wrath of Moon
Recommended Soundtrack: Nightwish - Moondance
Yvaine, Mulder’la dansederken – daha doğrusu Mulder Yvaine’in çevresinde
gözlerini ondan bir dakika bile ayrılmadan dönerken- bir yandan da Jesus’u
kesiyordu. Hareketlerini, bakışlarını, adımlarını incelemeye başladı.
Birşeyler yanlıştı. Hayır sadece vicdanı söylemiyordu bunu.. Kalbi, aklı,
beyni de söylüyordu. Bir gariplik vardı bakışlarında Jesus’un. Kendinde
değildi sanki, kendisi değildi, Jesus değildi. İşte yine içinde garip
bir bulanma hissediyordu. Bu hissi daha önce Peder’in ilk geldiği gün
de duymuştu. Çevresine bakınmaya başladı. Tüm kamp her zaman olduğu gibi
dansediyordu. Kampta bir gariplik yoktu. Tek dansetmeyen şu yardımcı
kız Meron’du. Meron’da gözünü kalabalığa dikmiş onları izliyordu. Daha
dikkatli baktığında Meron’un Jesus’a ve o kadın ajana baktığını gördü.
Meron’da da değişik birşeyler vardı. Gözleri daha buğulu, daha bir parlaktı.
Tanıdık birşeylerdi bu. Hep korkmuştu Meron’un yanlış birşey yapacağından.
O sırada kızıl saçlı ajan Jesus’un yanından ayrıldı ve Meron’un yanına
gitti. Konuşuyorlardı sanki. Ne konuştuklarını duymak için kulak kabartı
ve..
“Yvaine, siz hiç dans etmiyorsunuz ama?”
Yvaine önüne geçen FBI ajanına baktı. Adam terlemiş, beyaz gömleği tenine yapışmıştı.
Yvaine de onun sürekli kendisiyle sohbet ortamı yaratma çabasından sıkılmıştı.
“Ben yeterince dans ediyorum bayım.. Zaten siz benim yerime de dans ediyorsunuz
gördüğüm kadarıyla.. Umarım iyi vakit geçiriyorsunuzdur.”
“Kesinlikle öyle de.. Şey.. sizin kadar güzel bir bayanın da eğlenmesini isterim
en az benim kadar. Ben size karşı.. öhöm nası desem.. değişik birşeyler hissediyorum
da.. Beni anlıyor musunuz?”
Yvaine birden durdu ve Mulder’ın gözlerinin içine baktı. Bu hareket Mulder’ın
sendelemesine yol açtı. İşte onda da vardı o aptal, buğulu bakış. Ve Yvaine
neler olduğunu anladı. Bir Mulder’a bir Jesus’a baktı. Pek benziyorlardı birbirlerine.
Aynı bakışlar, aynı davranışlar, aynı hareketler.. Yvaine’in gözleri Meron’u
aradı. Oysa Meron’un olduğu yerde şimdi saçıyla oynayan Scully vardı. Yvaine
Scully’e de baktı. Fakat onda o bakışlardan eser yoktu. Normaldi o. Ya da tam
tersi. Onda Yvaine’e tanıdık gelen birşeyler vardı. Adlandıramadığı..
Durumu anlayan Yvaine, şaşkın ve sendelemiş Mulder’ı orda bırakıp, çadırları
kontrol etmeye başladı. Kendi çadırına girdiğine ağır ve değişik bir tütsü
kokusu – gül ya da kekik olabilirdi- karşıladı onu. Yerde mum izleri vardı.
Belli ki biri orda bir tür aşk büyüsü yapmış, ya da yapmaya çalışmıştı. Yvaine
çadırdan çıktı ve diğer çadırları kontrol etmeye başladı. Bir çadıra girmeye
çalışırken perde kıpırdadı ve içinden elinde çantası ile Meron çıktı.
“Sen ne yapıyorsun burada?!?!?” Yvaine’in yeşil gözlerinden alevler fışkırıyordu
sanki..
“Şey ben mi? Ben şey yapıyorum.. ee.. şey.. çadırlara bakıyorum ben.. evet..
geziyorum..” Meron inandırıcı olduğunu sanmıyordu. Keşke inandırıcılık için
de bir büyü olsaydı..
“Yoo bana palavra satamazsın küçük hanım.. Senin ne yaptığını çok iyi biliyorum.
Fakat sen ne yaptığının farkında mısın? Nelere sebep olduğunun?”
“Kraliçem.. Ben yanlış birşey yaptığımı sanmıyorum. Sonuçta yaptıklarım insanların
iyilikleri içindi. Bir nevi yardımcı oldum da diyebilirim. Gerçi sonuçları
pek istediğim gibi gitmese de..”
“Seni şapşal.. Aşk büyülerinin sonuçları asla istendikleri gibi gitmez. Bu
yüzden yapılmasını salık vermeyiz ve yaptırtmayız. Çözmek ise bir o kadar zor
ve uzun süren bir işlemdir.”
“Siz merak etmeyin kraliçem.. Ben herşeyi yoluna koydum.”
“Yoksa ikinci bir büyü daha mı yaptın?!?!” Yvaine’in sinirden sesi titriyordu.
“Herşey yoluna giricek.. En güçlülerinden birini yaptım. Herkes eşini bulacak
bundan sonra..”
“Oh hayır..” dedi Yvaine. Bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Artık gözlerindeki
ateş sönmüş ve çaresizlik dağları görünmeye başlamıştı. Meron’u bir kenara
çekti ve ona neler yaptığını anlatmasını söyledi.. Meron’da kraliçesine kendinden
emin ve gururlu bir şekilde herşeyi anlatırken Yvaine’in çaresizlik dağları
gittikçe büyüyordu.
Mulder kendini bir garip hissediyordu. Midesi bulanıyor başı dönüyordu. Oysa
10 dakika öncesine kadar hayatında gördüğü en güzel kadınla dansediyordu. Yoksa
aşk dedikleri şey bu muydu? Önce havalandıran daha sonra da jetlag’den çıkmış
gibi hissettiren...
Dengesini bulmaya çalışarak, bir kenarda oturan Scully’nin yanına gitti.
“Scully.. Ben aşık oldum galiba..”
“O kadına mı?? Saçmalama Mulder!! Daha doğru düzgün bi çift laf bile etmediniz.
Hem onu kaç saattir tanıyorsun ki?” Scully her zamanki gibi skeptikti.
“Hayır Scully.. Ben.. gerçekten aşık oldum..”
“Mulder! Hemen aşık olman imkansız birşey. Tamam kadını çekici bulmuş olabilirsin,
güzel bulmuş olabilirsin ama aşk daha farklı birşey olmalı.”
“Scully.. Ben.. Ben.. ” Ve Mulder dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti.
Gözleri kararıyor kulakları uğulduyordu.. “Ben.. ben.. aşk..” diyerek olduğu
yere yığılıverdi.
Scully, anında, Mulder’ın yanına çöktü.. Paniklemişti. Nefes alış verişlerine
ve nabzına bakarken ambulans çağırmak için telefonunu çıkardı. Ama lanet olası
telefon burada çekmiyordu. İyice panikleyen Scully son çare olarak umutsuzca
bağırdı.
“Yardım ediin.. Yardım eden yok mu?!?!?!? Lütfeen!!”
Yerde baygın yatan Mulder’ı gören kamp ahalisi müziği anında kesti
ve onu rahat ettirmek için başının altına ceketini koyan Scully’nin çevresine
toplandı. Scully Mulder’la ilgilenmeye çalışıyordu. Mulder’ın durumu
komaya benziyordu. Scully daha önce böyle birşey görmemişti. Yara almış
mı diye başını yokladı ama yanlış birşey yok gibi görünüyordu. Sağlıklı
bir adam durup dururken komaya girmişti işte.. O sırada Mulder ve Scully’i
çevreleyen daireden bazı kadınlar öne çıktılar ve Mulder’ın yanına geldiler.
Aralarında fısıldaşıyorlardı. Çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen Scully’e
ona birşey olmayacağını söylediler ve dikkatlice Mulder’ı kaldırıp en
yakın çadıra yöneldiler. Scully de onları takip etti. Mulder’ı çadırda
rahat görünen bir yer yatağına yatırdılar ve bazı kokulu yağlarla onu
ovmaya başladılar. Scully ise histerik bir biçimde cep telefonunun 9
1 1 tuşlarını eskitiyordu. O sırada başı öne eğik Meron ile beraber Yvaine
içeri girdi..

|