Scene 6: Yvaine’s Book
of Shadows
Artık biliyorum. Bu yerin niye bu kadar özel olduğunu, tercih edilmediğini
ve nefreti.. Kasabalıların gözündeki o eskilerden gelen ama unutulmuş
nefreti.. Buraya geldiğimiz gün anladım herşeyi..
Yol çok rahat geçti.. Gittiğimiz yerin neresi olduğunu farkettiklerinde birkaç
yaşlı adam itiraz ettiler. Fakat kısa sürede onları ikna ettik ve yolumuza
devam ettik. Kamp yerine az kala bir kasabanın yakınından geçtik. Magnalatta
denilen bu kasaba küçük bir yer.. Halkı katolik.. Çiftçilikle geçiniyorlar.
Pek kültürlü oldukları söylenemez. Onlar için güzel bir gece; akşam yemeğinden
sonra gittikleri pubtan dönüşte evlerini bulabilmek ve sızmadan önce sürekli
İncil okuyan annelerinin dırdırını işitmeden yatağa ulaşmaktan ibaret.. Herneyse..
Kasabaya ulaştığımızda hava yeni kararıyordu. İnsanlar tarlalarından dönmekteydiler.
Önce herşey normaldi. Kasabalılar her yeni gelen insana bakar gibi büyük bir
merakla bakıyorlardı bize.. Merak ve o zamanlar tanımlayamadığım bir bakışla..
Fakat birşeyler yanlış gibiydi. Kendi aralarında fısıldaşmalar, koşuşturmalar.
Tüm bunları boşverip kasabadan geçtik ve kısa bir yürüyüşten sonra kamp yerimize
vardık. İlginç bir şekilde tanıdıktı. Yeri simsiyah bir örtü kaplamıştı. Hemen
ormanın yakınında olduğundan bunun bir orman yangını sonucu olduğuna karar
verdim. Kamp yerimize yerleştik, çadırlarımızı kurduk. Bulunduğumuz yerden
kasabadaki kilisenin çanları duyuluyordu. Gecenin bir vakti niye çaldıklarına
bir anlam verememiştim. Nedenini sonra öğrenecektim ama. Her gece yaptığımız
gibi ortaya büyük bir ateş yaktık. Yeri belliydi zaten, sanki önceden de orda
ateş yakılıyormuş gibi. Yemekler pişirdik, çalgılar çaldık ve yeni yerimizi
kutsadık.
“Bu yeri kutsa
Bu sınırlar arasında yaşayan herkesi
Burada büyü ve geliş
Eskisi gibi bilgelikle
Ruhlarını yücelt
Ve bağlarını güçlendir.
Cennetin kuşları
Ve tanrıların melekleri
Seni örtsün ve korusun
Tüm kötülüklerden
Bu yeri kutsa.”
Bu benim en sevdiğim kutsama büyülerinden biridir. Gereksinimi duyulan
tüm öğeleri kapsar ve tüm duygular yargısızca kutsanır. Bu kutsama töreninden
sonra herkes çadırlarına çekildi ve yorgun bedenlerini yumuşak yataklarına,
hemen ardından da uykuya bıraktılar. Ben dahil..
Herşey normal gibiydi. Kasabalıların biraz garip davranışlarını saymazsak göç
başarı ile sonuçlanmış, yeni yerimize yerleşmiştik. Rahattık. Aklımızın ucundan
hiçbir kötü düşünce geçmiyordu, gecenin ilerleyen saatlerine kadar..
Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes derin uykudayken bağırışlarla uyandım.
Sanki koca bir ordu üzerimize geliyordu. Üzerime bir şal alıp dışarı çıktım.
Gecenin soğukluğu beni uykulu halimden kurtardı ve kendime getirdi. Öfkeli
kalabalığı gördüm. Kasabalılardı bunlar. Başlarında simsiyah giyinmiş her halinden
bir din adamı olduğu belli biri vardı. Adamın elinde de bir incil. Bağırışları
tüm kampı uyandırmıştı. Herkes çadırından çıkmış bu kalabalığa bakıyordu şimdi.
İşte o zaman kasabalıların gözlerindeki o bakışı anladım. Daha doğrusu hatırladım.
Nerden hatırladığımı bilemesem de.. Korku ve nefretti o bakış. İğrenmeydi.
Kindi. Yüzyıllardan beri halkımızın aşina olduğu fakat artık unutulmuş olmasını
umduğumuz duyguların hepsiydi. Ve bağırışmalar.. “Pis cadılar!!”, “Terkedin
burayı çingeneler!”, “Gidin buradan, gidin!”. Tüm kamp yankılanıyordu. Herkes
korkak ve ürkek bakışlarla bana bakıyordu. Bağımlılık yaptıkları kraliçelerine.
Oysa ben hayatımda ilk defa böyle birşeyle karşılaşıyordum ve ne yapacağımı
ben de bilmiyordum. Cesaretimi toplayıp öne çıktım ve başları olan pederle
konuşmaya çalıştım.
“Bunu yapmaya hakkınız yok. Biz sadece bir avuç göçmeniz. Size bir zararımız
yok.”
Peder nefret dolu bir bakışla beni tepeden tırnağa süzdü ve tıslayarak konuştu.
“Siz kadınlar kötü dölsünüz. Erkekleriniz de size uyuyor. Tanrıya inanmıyor
büyücülük yapıyorsunuz. Hepiniz birer cadısınız. Şeytana tapıyorsunuz ve ruhlarınızı
da şeytana satmışsınız. İncil “hiçbir cadının yaşamasına izin verme” der. Sizler
burda cadılık yaparak hristiyanlığa karşı çıkıyorsunuz. Ben, Magnalatta kasabasının
tek pederi Georgias ve kasabalılar, dini bütün insanlar olarak burda kalmanıza
izin veremeyiz. Sizi bir kez uyaracağız ve bu da son kez olacak. Burdan gidin
ve bir daha da geri gelmeyin. Yoksa çok kötü şeyler olacak.”
Düşündüm. Bizi burdan atmaya hakları yoktu. Bu ülkede din özgürlüğü vardı.
Din ve düşünce özgürlüğü. Ve her ne kadar biz göçebe bir halk olsak da bize
bu şekilde davranmaya hakları yoktu.
“Hayır” dedim cesurca. “Bize böyle davranamazsınız. Biz özgür insanlarız, nerde
istersek orada konaklarız. Ve buradan da gitmeye hiç niyetimiz yok.” Laflarımı
bitirdiğimde korkuyordum. Ama halkımın iyiliği için bunu belli etmemeye çalıştım.
Peder gözlerini kısarak bana baktı. Artık gözlerindeki nefret kolaylıkla okunuyordu.
“Ben uyarımı yaptım” dedi yılan gibi bir sesle. “Ey Magnalatta halkı. Onları
duydunuz. Bu pis çingeneler uyarımı dinlemiyorlar. Onlara zaman vereceğim.
Biraz düşünsünler. Sonra onları buradan atacağız”. Duraksadı ve bana döndü.
“Sizden bir öncekileri attık. Sizi de kolaylıkla atabiliriz bundan hiçbir şüphen
olmasın pis cadı. Bu yerdeki yanıkların ne olduğunu düşünmüştün sıradan bir
yangın mı? Sen öyle sanmaya devam et o zaman..” Kanım donmuştu. Demek önceki
kamp yerimiz burasıydı. Annemin ve bir sürü insanın can verdiği topraklar burasıydı.
Bu ağaçlar insanların dumanlarıyla zehirlenmişti zamanında. Yutkundum. Diyecek
bir şey aradım ama birden tüm konuşma yeteneğimi kaybetmiştim sanki.
“Görüşeceğiz” dedi Peder. Arkasına döndü ve kasabalılarla beraber evlerine
dönmeye başladılar. Ben kalakalmıştım. Diyecek birşeyim yoktu ama halkım benden
bir açıklama bekliyordu.
“Kardeşlerim” diye başladım lafa. Sözcüklerin beni bulmasını bekliyordum. “Pederin
dediklerine inanmayın! Onlar bizim ırkımızı yok etmek istiyorlar. Oysa bize
hiçbirşey yapamazlar. Eğer inanırsak, gerçekten inanırsak kendimizi koruruz.
İnanmaya devam edin kardeşlerim.. Büyünün ve wiccanın gücüne inanın..” Bulabildiğim
en iyi laflar bunlar olmasına rağmen berbat bir konuşmaydı ama yine de halkım
ikna olmuş görünüyordu. Çadırlarına geri girdiler ve ben ortada ne yapacağımı
bilmez bir şekilde kala kaldım. Artık herşey yerli yerine oturmuştu. Regina’nın
bu yeri hiç aklına getirmemiş olması, insanların garip bakışları.. Bu tanıdık
koku, ağaçlar.. Burasıydı işte.. Doğduğum yer, annemin öldüğü yer.. Bir hayatın
başlangıcı, öbürünün sonu.. Birden bir cümleyi tekrarladığımı farkettim. “Ne
yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne!”.. Kasabalılar.. Kasabalıları
bağışla anne..
Ve birden rüyam anlam kazandı…
Scene 7: Just an ordinary case..
“did i know you?
did i know you even then?
before the clocks kept time
before the world was made”
Arabayı yol boyunca Mulder kullanmıştı. Scully tek ses etmeden Mulder’ın
araba kullanışını izlemişti. Sevdiği, ilgisini çeken yerlere giderken
ne kadar enerjik ne kadar mutlu oluyordu. Oysa sırf yatağa gitmek zor
geldiği için genelde kanepede uyayan adam bu değil miydi? Scully belli
belirsiz gülümsedi.
Uzun bir yolculuktan sonra Magnalatta kasabasına ulaşmışlardı. Scully’nin
gördüğüne göre burası küçük, dinine bir hayli bağlı bir kasabaydı. Her
tarafta koca koca haçlar göze çarpmaktaydı. İnsanlar saat bir hayli erken
olmasına rağmen çoktan evlerine çekilmişti, genelde gençlerin gittiği
birkaç açık bar dışında her yer kapalıydı. Kasabanın tek oteli olan Amynge
Hotel’in önüne parkettiler. Rezervasyon yaptırmışlardı ama otelde kendilerinden
başka kimse kalmıyor gibiydi. Onları hotelin sahibi Bay Murray karşıladı.
Bay Murray ellilerindeydi, kel ve somurtkan bir adamdı. Eşi Bayan Murray
otelin aşçısıydı ve oteli sadece ikisi işletmekteydiler. Fakat Bayan
Murray’i pek ortalarda görünmez, zamanını genelde odasında dua ederek
geçirirdi. Bay Murray Mulder ve Scully’e odalarını gösterdi. Odaları
birbirinden olabildiğince uzaktı.
“Eh tabi ki..” diye düşündü Scully. “Böyle bir yerde yanyana oda vermeleri
imkansız gibi bir şey. Tek bir oda istesek yüzlerinin alacağı şekli merak
ediyorum doğrusu. Zaten burada yabancıları sevdiklerini de pek sanmıyorum.
” Uzun bir yol olmuştu. Mulder ve Scully birbirlerine uzak odalarında
deliksiz bir uykuya daldılar…
Sabah Scully kilisenin çan sesleri ile uyandı. Uykulu gözlerle saatine
baktı. Saat daha 06.00dı. Hava tam anlamıyla aydınlanmamıştı bile.. Hazırlanıp
aşağıya indi ve Mulder’la karşılaştı.
“Günaydın Scully. Tahmin et bakalım. Kahvaltımız yok. Bayan Murray, Bay
Murrayle beraber kiliseye gitmiş çünkü.”
“Kiliseye mi? Ama bugün Pazar değil ki. Burada hergün mü ayin oluyor
acaba?” dedi Scully
“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var Scully. Umarım uygun giyinmişindir
çünkü ilk durağımız kilise”dedi Mulder ve kiliseye doğru yola çıktılar.
Kilise kasabanın en ihtişamlı binasıydı. Gökyüzüne karışan gotik tarzı kuleleri,
girişteki İsa ve Meryem heykelleri ile bir kasaba kilisesinden çok bir Vatikan
kilisesi gibiydi. İçerisi loş bir ışıkla aydınlatılıyordu. Koro yeri ve sunaklar
girişin karşısındaki devasa çarmıha girilmiş İsa heykelinin hemen yanında bulunuyordu.
İsa heykelini adak için yakılmış onlarca mum aydınlatmaktaydı. Heykelin hemen
önünde papazın vaaz vereceği kürsü bulunuyordu. Dua yerleri tahtadandı. Pazar
günü olmamasına rağmen oturacak yer çok az bulunuyordu, kilise tıka basa, genciyle
yaşlısıyla doluydu. Köşede günah çıkarma kabinleri bulunmaktaydı ama önü fazla
kalabalık değildi. “Bu kasabada insanlar pek günah işlemiyorlar galiba” diye
düşündü Scully. Mulder ve Scully içeri girdiğinde kilisenin içindeki hava birden
gerginleşti. Herkes susmuş bu ikiliye bakıyordu. Mulder Scully’i çekiştirerek
kendilerine en yakın oturma yerlerine oturdular ve vaazı dinlemeye başladılar.
“Arkadaşlarım” diye söze başladı Peder Georgias. Kendisi ellili yaşların sonundaydı.
Kırlaşmış saçları siyah cübbesiyle tezatlık gösteriyordu. Gözlüğü burnunun
ucundan heran düşecekmiş gibi duruyordu. “ Biliyorsunuz ki kasabamızın yakınına
kısa süre önce bir grup insan taşındı. Bu insanlar kötü bir soydan gelmektedirler
ve dinimize aykırı hareketlerde bulunmaktadırlar. İçinizden bazıları bu grubu
tanıyacaktır. 20 sene önce de buradaydılar. Fakat bizim inancımız onları kovdu.
Kendi ettiklerini kendileri buldular ve çıkan bir orman yangınından sonra göç
ettiler. Bugün Tanrı bizim inancımızı denemek için onları tekrar buraya gönderdi.
Tanrı’yı sorgulamamalıyız. Herşeyin ve her olayın bir sebebi vardır. Şüphesiz
ki bizim güçlü inancımız bu kötü ırkı buradan kovacak ve kurtulamamalarını
sağlayacaktır. Şu ana dek aramıza hiçbir yabancının karışmasına imkan vermedik.
Ne yazık ki bugün görüyorum ki bu yabancılardan, bu kötü ırklardan korkanlar
var. Herkes biliyor ki bu korku şimdiden iki can aldı! Oysa siz hala korkmaya
devam ediyorsunuz. Onları burdan atmaktan korkuyorsunuz! Onları görmezden gelmeye
çalışıyorsunuz! Bu pis çingenelerin kasabamızın çok yakınında kamp kurmalarına
ve şeytana tapınmalarına izin veriyorsunuz! Siz birşeyler yapmadıkça, inancınızın
gücünü göstermedikçe eminim ki bu ölümler devam edecektir. Tanrı’ya inanın
ve güvenin! O size doğru yolu gösterecektir! Tıpkı 20 yıl önce annelerinize,
babalarınıza, büyükbabalarınıza ve büyükannelerinize gösterdiği gibi yabancıları
kovmanıza yardım edecektir! Siz yeter ki inanın ve korkmayın.”
Pederin vaazından sonra herkes ayağa kalktı ve hepbir ağızdan ilahiler söylemeye
başladılar. Mulder, Scully’e bir bakış attı ve beraber dışarı çıktılar.
“Ne düşünüyorsun Scully?” diye sordu Mulder.
“Bu duyduğum en ırkçı ve en faşist vaazdı Mulder. Peder sanki kasabalıların
çingene kampını linç etmek için insanları zorluyordu. Bu insanlar İncil’i
fazla ciddiye alıyorlar galiba.”
“Bence de Scully. Şu 20 yıl önce olanları çok merak ettim doğrusu. Peder bir
orman yangını dedi ama içimden bir ses bunun basit bir yangından çok bir katliam
olduğunu söylüyor.”
“Haklısın Mulder. Fakat yine de cinayetler gerçekten bu çingeneler tarafından
işlenmiş olabilir. Eğer dediğin gibi ortada bir katliam varsa, çingeneler geçmişin
hesabını kapatmak için buraya gelmiş ve intikam almaya başlamış olabilirler.”
“Herşeyin o kadar basit olduğunu sanmıyorum Scully. Belki 20 yıl önce ölen
çingenelerin ruhları, yeni göç edenlerle tekrar canlanmış ve kendi intikamlarını
almaya başlamış olabilir.”
Scully, Mulder’a bir bakış attı. Bazen ne kadar aptal fikirler üretiyordu şu
Mulder. Şimdi de cadılardan ve büyülerden…
“Bu çingeneler büyük olasılıkla birer cadı Scully. Hayatlarının büyük bir kısımlarını
büyü yapmak kapsıyor. Rahatlıkla eski ruhları büyülerle canlandırmış ya da
kasabalılara intikam büyüleri yapmış olabilirler.”
Scully içinden kahkaha attı fakat bu kafkaha dışarıya çok geniş bir sırıtış
olarak yansıdı. Mulder buna rağmen ona kocaman açılmış yeşil gözleri ile bakmakta
ve bir cevap beklemekteydi. Scully üstüne gitmemeye karar verdi.
“Herneyse Mulder. Bizim öncelikle yapmamız gereken 20 yıl önce olanları öğrenmek
olacak galiba. Ardından da şu çingene kampına bir ziyaret düzenlememiz gerektiğine
inanıyorum.”
“Bence de Scully. Fakat bunlardan önce yapmamız gereken çok önemli bir şey
daha var.”
“Nedir o Mulder?”
“Kahvaltı etmek.. Açlıktan ölüyorum..”
Scene 8: Yvaine’s Book of Shadows
Korktuğum kadar kötü olmadı burası. O berbat ilk geceden sonra bizi
de almaya gelecekler diye çok korkmuştum. Tıpkı annem gibi bizi de avlayabilirlerdi.
Hep beraber dualar ettik, ayinler düzenledik, Tanrıça bizi korusun diye.
Her kilise çanı çalışında yüreğimiz yerinden fırladı. Fakat bir süre
sonra içimizdeki korku gittikçe azaldı, azaldı ve yok oldu. Nedenini
bilmediğimiz bir sebepten dolayı kasabalılar artık bizimle uğraşmıyorlar.
Hatta gençler bizi sevmeye bile başladı. Yaptığımız eğlencelere katılıyorlar
bizimle beraber yiyip içiyorlar. Herşey sorunsuz devam ediyor gibi. Fakat
gelenler biraz azaldı. Kasabalıların gözlerinde korku var. Bizden korkuyor
olamazlar –sonuçta biz onlara biraz eğlence sunmaktan başka ne verdik
ki. Biz yine eğlencelerimizi devam ettiriyoruz. Üstelik eskisinden daha
da keyifli olarak.
Bu akşam yine şenlikler var. Dolunay gecesi şenliklerimiz daha eğlenceli oluyor.
Daha gösterişli, daha görkemli.. Bundan önceki dolunaylardaki gibi…
Scene 9: When the Full Moon Rises
Recommended Soundtrack: Yeah Yeah Yeahs - Pin
Sam o gece fazla mesaiye kalmıştı. Bir gazetecide çalışıyordu. O ayın
yeni gelen dergilerini düzenlemek ve eskileri atmakla görevlendirilmişti.
Sam işini çizgiromanlar hariç sevmemekteydi. Ne zaman çizgiromanları
düzenlemeye başlasa içi çocuksu bir sevinçle dolmaktaydı. O renkli kapaklar,
o çizgiler. Sam kendini bir şekerci dükkanında gibi hissediyordu işte.
Hani çocukluğumuzda kapısının önünde kuyruklar oluşturduğumuz ve binbir
çeşit akide şekerinin bulunduğu dükkanlardan. İçeri girip elinizde annenizden
koparabildiğiniz parayla kırmızı, siyah, yeşil şekerlerden ciddiyetle
seçim yaptığımız yerlerden. Sam küçükken kabadayı bir çocuktu. Kendinden
küçük olanların paralarını cebren ve hile ile ele geçirir bu da ona daha
fazla şeker ve daha fazla çizgiroman seçme imkanı tanırdı. Sam’in parasını
almadığı çocuk yok gibiydi. En şişkosundan en zayıfına kadar tüm çocuklarla
uğraşmışlığı vardı. Özellikle de Tommy denen sıska gözlüklü bir çocukla.
Tommy Sam’i ne zaman görse gözlüğünü çıkarır, gözlerini yumar ve beklerdi.
Sam ona sıkı bir yumruk attıktan sonra yerde acıdan çırpınan Tommy’nin
parasını alır ve doğruca şekerci dükkanına giderdi. Şekerci dükkanında..
“Sam!” dedi bir ses.. Sam düzenlediği çizgiromanlardan –ve anılardan başını
kaldırdı. “Sam nerdesin?” Sam ayağa kalktı. Kapıda 20li yaşlarda kızıl saçlı
bir kız beklemekteydi.
“Burdayım Alice. Bekle de kapıyı açayım sana.” Sam kapıya gitti ve Alice’i
içeri davet etti.
“Sam ne yapıyorsun burda? Haydi hazırlan. Çingenelere gideceğiz.” dedi Alice.
“Alice unuttun mu tatlım? Benim bugün çalışmam gerekiyor. Yeni dergiler geldi
ve onları koyacak yer yok. Ben de eskileri atıp yerine bunları koyuyorum.”
“Aaa Sam! Sırası mı şimdi bunun?! Dışarı baksana hava ne güzel. Sıcacık ve
dolunay öyle güzel aydınlatıyor ki heryeri.. Tam şenliklik.”
“Alice hayatım. Bunları yapmazsam nasıl para kazanırım canım? Para kazanamazsam
nasıl evlenip şu çok istediğimiz minik eve taşınabiliriz. Sen git eğlen canım.
Beni düşünme” dedi ve Alice belinden kavrayıp kendine doğru çekti. “Belki işimi
bitirdikten sonra odana bir ziyaret yapabilirm ne dersin hıh?” diyerek elini
kızın kusursuz vücudunda dolaştırdı. Alice kıkırdadı.
“Oh Sam. Yaramaz parmaklar yine iş başında ha? Hihi.. Ama dur bir gören olacak.
Biliyorsun bu hiçte hoş olmaz. Hihi.. Akşam babam uyuduktan sonra merdiveni
koyarım aşkım. Ve seni bekliyeceğim. İşini çabuk bitir.. ” diyerek Sam’i ateşli
bir şekilde öptü. Sam’de Alice’e karşılık verdi ve elini usulca kızın pantalonundan
aşağı kaydırdı. Alice durdu Sam’e baktı ve kıkırdadı.
“Görüşürüz aşkım” dedi Alice neşeli bir sesle, kapıdan çıkarken. Sam arkasından
el salladı ve işinin başına döndü. Tekrar çizgiromanlarla başbaşaydı. Bir sürü
süper kahraman. Sam kendini de bir an için süper kahraman olarak düşündü. Üzerindeki
üniformasıyla bir çeşit süperkahramana benzemekteydi zaten. Tek eksiği bir
pelerindi. Bir de isim. “Hah, Bay Yaramaz Parmaklar” diye düşündü ve kendi
kendine güldü. Ve birden her yer karardı.
Uyandığında kendini ağaçların arasında bir düzlükte buldu. Yer topraktı ve
çok yumuşaktı. Sam zar zor ayağa kalktı. Kafası zonkluyordu. “Tanrım ne oldu
bana?” diye düşündü ve etrafına bakındı. Bir düzlüğün tam ortasında durmaktaydı.
Az ilerde bir ışık vardı sanki. Sam oraya gitmek için ayağını uzattı ve bir
adım attı. Attığı son adımdı bu. Ayağının altındaki toprak inanılmaz derecede
yumuşaktı ve kendisini içine çekiyordu. Ne olduğunu farkedemeden Sam yarıbeline
kadar toprağa girmişti bile. Kurtulmaya çalıştı, çırpındı çırpındı. Fakat çırpınması
onu daha fazla toprağa batırıyordu. Bağırmaya çalıştı ama boğazından tek bir
ses çıkmadı. Son olarak Sam orda olmadığını düşünmeye başladı. “Evet ben hala
dükkanda çizgiromanları düzenliyorum” diye düşündü gittikçe toprağa daha çok
batarken. “İşte hepsi önümde, Batmanler, Spidermanler.. Şekerci dükkanındaki
gibi. Tek yapmam gereken biraz para alıp onlardan birini seçmek evet.” Ve birden
aklına Tommy geldi.
Ölürken insanın hayatı gözlerinin önünden geçer derler. Belki de tüm hayatı
geçmiyordur ve geçmişinden önemsiz, minik bir parça geçiyordur. Sam’in de ölürken
gözünün önünden geçen Tommy’di. Tommy’ye çektirdikleri, Tommy’nin gözlüğü,
Tommy’nin kıvranması, Tommy’nin parası.. Bu ilginç cinayetin Tommy ile ilgisi
yoktu tabiki. Tommy büyüdü gözlüklerinden kurtuldu ve şu an NewYork’ta çok
önemli bir şirketin müdür yardımcısı. İki seneye kalmadan hem müdürü hem de
sahibi olacak. Fakat daha 40 yaşına basmadan geçirdiği bir kalp krizi sonucu
hayatını kaybedecek. Sam’in –bir gazeteci de part time çalışan Sam’in ise bundan
haberi yok. O sadece artık ağzına dolan topraklardan nefes almaya çalışıyor.
Ve herşey tamamen kararmadan önce tek bir şey söylüyor. “Tommy..”
Scene 10: Just an Ordinary Case
Mulder ve Scully, minik bir kafeteryada kahvaltılarını yaptıktan sonra
kasaba kütüphanesine doğru yola çıktılar. Kütüphane eski ve tozluydu.
Kütüphane müdürü -50li yaşlarda beyaz saçlı bir kadın- oraya ziyaretçi
gelmesine pek alışmamış ki hemen ajanlarımızın yanına gitti.
“Buyrun size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben Ajan Mulder ve bu da ortağım Ajan Scully. FBI’dan geliyoruz.” dedi Mulder
ve kimliğini yaşlı kadına gösterdi.
“Oh gerçekten mi? Niye geldiğinizi öğrenebilir miyim acaba?” Yaşlı kadın heyecanlanmıştı.
“Kasabanızda son iki ayda meydana gelen iki cinayeti araştırıyoruz. Duymuşsunuzdur.
Sandy Trevor ve Amber Triana..” diye yanıtladı Mulder.
“Ah evet. Zavallı kızlar. Çingenelerin kurbanları oldular. Biraz da onların
suçu.. Onların şenliklerine katılıyorlardı.” Scully Mulder’a baktı.
“Nasıl yani?” diye sordu Scully.
“Çingeneler işte. Kasabanın yakınına 2 ay kadar önce taşınan şu pis cadılar.
Dinimize karşı ayinler yapıyorlar, şeytana tapıyorlar. Şimdi de gençlerimizi
ele geçiriyorlar. Bakın iki tanesini şeytana kurban ettiler bile. Şimdi de
her gece şenlikler düzenleyip gençleri kendi taraflarına çekiyorlar. Ah şu
çingeneler. ” Yaşlı kadın istavroz çıkarıp latince bir duaya başladı.
“Peki bunu çingenelerin yaptığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Ortada
herhangi bir kanıt yok.” diye sordu Mulder yaşlı kadının duasını keserek.
“Onlar değil de kimler peki? Bakın beyefendi bu kasaba dinine düşkün bir kasabadır.
Şu ana dek kasaba içinden herhangi bir suçluya rastlanmamıştır. Hergün kiliseye
gideriz ve pederin vaazlarını dinler ona harfi harfiye uyarız. Gerçi şimdiki
gençler vaazlara gelmek yerine çingenelere gitmeye başladılar. Bu bizim için
büyük bir sorun. Ah 20 yıl önce de çingeneler sorun olmuştu..” Mulder ve Scully’nin
bakışları buluştu. Eski gazetelere gerek kalmayacak gibiydi.
“20 yıl önce neler oldu hanımefendi? Bize anlatabilir misiniz?”
“Ah evet. Daha dün gibi hatırlıyorum. O zamanlar da burada, şimdi ki çingenelerin
kamp kurduğu yerde bir çingene kampı vardı. Peder Georgias bu kasabaya yeni
gelmişti ve bizi çingenelerin yaptıkları hakkında uyardı. Bize şeytana taptıklarından,
yaptıkları ayinlerden bahsetti. Onların herbirinin cadı olduğundan bahsetti.
Pis cadılar güzel kasabamızın dibinde lanetli ayinlerini devam ettiriyorlardı.
Tıpkı şu andaki gibi.” Yaşlı kadın durdu ve yutkundu.
“Peki sonra? Kasabanın yakınından gitmeye nasıl ikna ettiniz onları?” diye
sordu Scully.
“Ah merak etmeyin gittiler. Minik bir yangından zaten pek azı kurtulabildi.”
“Yangın mı? Ne yangını?” diye sordu Mulder.
“Ah evet yangın. Şey.. bir gece nedeni bilinmeyen bir yangın çıktı. Kamplarında.
Ortada yaktıkları ateşten bir kıvılcım gece herkes uyurken bir çadıra sıçramış
olmalı. Yangında kurtulan pek olmadı. Kurtulan minik bir grup da hemen göç
etti.”
“Hmm bu yangın sizin pek bir işinize yaramış görünüyor.” dedi Scully burun
kıvırarak.
“Şeyy… Eh biraz yaradı tabi.. O yangın olmasaydı cadıları ordan nasıl atardık
bilemiyorum.”
“Sizin de bu yangınla bir alakanız yoktur herhalde?” diye sordu Mulder şüpheyle..
“Bizim mi? Bu ne cürret? Tabi ki yok. Bu tamamen onların kendi suçları. Kendileri
pis ayinlerini devam ettirmeyip güzelce gitselerdi ne böyle bir yangın olacaktı
ne de ölenler. Tamamen kendi suçları!” Yaşlı kadın gözlerini kaçırıyordu. Scully
yaşlı kadının elinin yavaşça boynundaki haça gittiğini gördü. Kendisi de bir
dua okumaya başladığında ya da tanrıdan bağışlanmak istediğinde arasıra elini
kendi boynundaki haça götürürdü. Bu kadın da büyük olasılıkla yalan söylüyordu.
“Haydi Mulder buradan gidelim. Ben öğrenmem gerekeni öğrendim” diye mırıldanarak
Mulder’ı çekiştirmeye başladı. Mulder yaşlı kadının suratına bir süre dik dik
baktıktan sonra Scully’nin çağrısına uydu ve onunla beraber kütüphaneden dışarı
çıktı. Dışarıda güneşli bir hava vardı.
“Mulder, o kadın kesinlikle yalan söylüyordu. 20 yıl önce çıkan yangını kasabalıların
çıkardığını düşünüyorum. Kasabalılar acımadan bir sürü insanı yakmış olabilirler”
dedi Scully.
“Evet Scully. Çingenelerin cadı olduklarını düşünüyorlar. Eski zamanlarda da
cadıları yakarak öldürmek en çok başvurulan yöntemlerden biriydi. Cadıları
bir kazığa bağlıyıp yakıyorlardı. Ne yazık ki bir çok masum insan da bu cadı
avı sırasında yanarak can verdi. Bunların en bilindik olanı 1692 yılındaki
Salem olayıdır.”
“Peki Mulder herşey tamam da şimdi ki cinayetleri kim işliyor? Elimizde bir
yanmış bir de suda boğulmuş iki ceset var. Bu cinayetleri intikam olarak cadılar
mı işliyor o zaman?”
“Olabilir Scully, fakat niye gençler? İntikamsa yaşlılardan intikam alabilirlerdi.
Hem kütüphaneci gençlerin çingenelere gittiğini ve onları dışlamadığını söyledi.”
“Ama Mulder, birilerine zarar vermek için çocuklarını kullanıyor olabilirler.
Hansel ve Gratel masalındaki gibi. Cadı önce kocaman şekerden bir evle onları
kendilerine çekip sonra onları afiyetle yiyordu.”
“Bunların çocuk yiyen cadılardan olduğunu sanmıyorum Scully. O cadılar çok
eski zamanlarda yaşamışlar ve yöntemleri de farklıymış.”
“Ah Mulder bu sadece bir örnekti. Ben cadıların yaşadığına bile inanmıyorum.”
dedi Scully gülerek. Mulder bir çocuk masalına bile inanıyordu.
Tam o sırada kilise çanları tekrar çalmaya başladı. Herkes dükkanlarından çıkıp
kilise önüne doğru meraklı fısıldamalarla yürümeye başladı. Mulder ve Scully
konuşmalarını yarıda kesip bakıştılar. Daha sonra ikisi de kiliseye doğru harekete
geçtiler. Kilise önünde peder ve ağlayan bir çift, yerde yatan bir erkek bedeninin
önünde duruyordu.
“Kardeşlerim, bakın! Bu yerde yatan Samuel Scheer’in cesedi. Bu sabah çalıştığı
yerde bulundu. Yanında topraktan bir kap vardı. Topraktan kaba bakın dostlarım.
Üzerinde şeytanın işareti var. Bunu yapan cadılar! Aramızdan bir genci daha
katlettiler! Ben yeni öğrendim ki bu genç İsa’dan uzaklaşmış ve çingenelerin
yanına gidiyormuş. Kardeşlerim! Aranızda hala onlara gidenler var. Siz gitmeseniz
de çocuklarınız gidiyor. Onların gitmelerini engelleyin arkadaşlarım! Şeytandan
uzaklaşıp Tanrı’ya sığınsınlar. Yakında gücümüzü toplayıp o çingeneleri buradan
atacağız dostlarım! Tıpkı 20 yıl önceki gibi!”
“20 yıl önce tam olarak neler oldu acaba?” diye sessizliği bozdu Mulder. Tüm
kasabalıların bakışları Mulder ve Scully üzerinde toplandı.
“Sen de kimsin yabancı? Sabah da gördüm seni. Biz burada yabancıları sevmeyiz.”
dedi Peder.
“Ben Özel Ajan Mulder. Bu da ortağım Özel Ajan Scully. FBI’danız. Burada son
iki ayda işlenen cinayetleri soruşturuyoruz. Öyle görünüyor ki bir üçüncü de
işlenmiş.” Peder Mulder’ı baştan aşağı süzdü. “Neler oldu 20 yıl önce burda?”
diyerek üstüne gitti Mulder.
“Ne olabilir ki.. Cadılar yaptıkları ayinlerin birer kurbanı oldular. Çıkan
yangında çoğu geberdi.” diye cevap verdi peder soğukkanlılıkla.
“Fakat az önce onları sizin burdan attığınızı söylüyordunuz?”
“Evet biz attık. Bizim Tanrı’ya olan inancımız onları buradan attı Ajan Mulder.
Başka nasıl atabiliriz ki?” dedi Peder tıslayarak. Her halinden yalan söylediği
anlaşılıyordu fakat kanıt yoktu.
“O yangınla bir ilginiz yok mu yani?”
“Hayır tabi ki yok. Bu ne cürret? Bir din adamını nasıl cinayetle suçlarsınız?”
“Kimse sizi suçlamıyor peder. Ben bir doktorum. İzin verirseniz cesede bir
göz atmak istiyorum.” dedi Scully, Mulder’ın cevap vermesini beklemeden.
“Hmm. Bakın bakalım küçük bayan. Ben gidiyorum. Fakat sizi temin ederim ki
bu cinayeti cadılar işledi. Ne haliniz varsa görün. ” dedi Peder ve kilisenin
içine girdi. Kalabalık da yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Scully kilisenin
kapısının önünde yatan cesede yaklaştı. Cesetin gözleri açıktı ve gözlerinin
içinde siyah minik parçalar görünüyordu. Çürümeye başlamış gibiydi. Kötü kokuyordu.
Üstü başı topraktı. Scully eğildi ve cesedin ağzını bir kalemle açtı. Ağızdan
toprak parçaları döküldü.
“Mulder bu ceset topraktan yeni çıkarılmış. Sanki canlı canlı toprağa gömülmüş
gibi. Burnu ve ağzı toprak dolu. Bu da daha nefes alıyorken toprağa gömüldüğünü
gösteriyor. Fakat bir otopsi yapmadan daha fazlasını söyleyemem.”
“Otopsi mi?” diyerek atladı o zamana kadar kenarda ağlaşan çiftten erkek olanı.
“Hayır oğluma otopsi falan yapmayacaksınız. O şeytanın işidir. Peder bizi bu
konuda uyardı. Onu kesip biçemezsiniz.”
“Fakat beyefendi başka türlü onu öldürenleri bulamayız” dedi Mulder. Ne yazık
ki adam kendinden çok emindi.
“Hayır dedim size! Ona bundan sonra dokunmayacaksınız bile! İşte şimdi onu
buradan götüreceğim.” diyerek cesedi kucaklamaya başladı.
“Haydi Anna! Buradan
gidiyoruz!” Mulder ve Scully gözü yaşlı babanın cesedi kucaklayıp ilerlemesini
çaresizlikle izledi. Yapabilecekleri bir şey yoktu.
“Şimdi ne yapacağız Mulder?” diye sordu Scully. Akşam olmak üzereydi. Mulder
Scully’e şöyle bir baktı.
“Daha önce hiç bir çingene kampına gitmiş miydin Scully?”
|