Scene 1: Prologue
on the hills the fires burned at midnight
superstition plagued the air
sparks fly as the fires burn at midnight
stars are out the magic is here
the stars are out the magic is here…
Başlangıçta zaman yoktu. İnsanlar toprağın üzerinde yiyecek ve sıcak
bir barınak arayarak oraya buraya gidip duruyorlardı. Bir gün toprağın
üzerini buz kapladı, soğuk bir çağdı gelen. Ardından buz erimeye başladı
ve yerini verimli bahara bıraktı. Buz kütleleri kuzeye doğru çekildikçe
boş kalan yerlerde toprak yeşil sürgünlerini vermeye başladı. Geniş tundralarda
ilk otlar göründü. Onları çalılılar ve nihayet ağaçlar takip etti. Böylece
toprak, otlaklar ve ormanlarla kaplandı. Hayvanlar, kuşlar, böcekler
ve çiçekler çıktı ortaya. Önceleri meyvelerle beslenen göçebeler, hayvanları
yakaladılar ve değişen mevsimleri ayırt etmeyi öğrendiler. Yollarını
gündüzleri Güneş’le, geceleri Ay’la buldular. Engin topraklarda çok küçük
kalan ürkek insanlar, Güneş’i ve Ay’ı onları koruyan ve onlara yol gösteren
ruhlar olarak gördüler. Güneş hep aynı yönde hareket ediyor ve hep aynı
şekilde kalıyordu. Ama Ay, karanlığın gizemli ışığı, şeklini değiştiriyordu.
Kabilenin kadınlarına benzer şekilde bazen sanki ruhlarla doluymuş gibi
şişiyor bazen de ortada görünmüyordu. Ve gece koyu bir karanlığa gömülüyordu.
Kabiledeki insanlar, yaşlı kadınlar ve ilk kanamalarından önce kızlar
bedenlerine artık anne sayılan Ay’ı alırken, genç erkekler de deriler
giyip boynuzlar takarak bedenlerine Av Tanrısı’nı alıyorlardı. Bu kutsal
işçiler, gölgeler dünyasına, ruh alemlerine yolculuklar yaptılar. Ay
onları öptü ve Güneş kemiklerini ısıttı. Bütün sırları orada öğrendiler.
Onlara hastaları iyileştirmek için yapılacak içeceklerin tariflerini
ve av işaretlerinin nasıl okunacağı öğretildi…
Scene 2: The Birth
Recommended Soundtrack: Loona – Hijo De La Loona
“Bu.. Gece ve Ay tarafından paylaşılan bir Oracle’dır, dünya üzerinde
herhangi bir çıkış yeri ya da oturma yeri yoktur. Ama her yerdedir… Ses
kadın kahinindi… Ay’ın yüzeyinden okuduğu geleceği anlatan şarkıyla…
(Plutarch)”
Bir çingene kampı… Çadırların ortasında yanan ateş artık kor bir hale
bürünmüş, yemek ve çalgı faslının bittiğini haber vermekte. Herkes küçük
ama kullanışlı çadırlarına çekilmiş kendilerini rüya aleminin engin kapılarının
önünde bulmuşlar. Fakat uyumayan kadınlar vardı. Bu kadınların hepsi
–ki zaten 6 kişiler- koyu renk kıyafetlere bürünmüş, kor ateşin yanında
dedikodu yapmaktalar. Çadırların en büyüğünün içinden yaşlı bir kadının
çıkmasıyla birden sustular ve toplandılar. Yaşlı kadın 60 yaşlarındaydı
ve yer yer kırışmış yanık tenini siyah bir şal ile kaplamıştı. Saçları,
ilerlemiş yaşına rağmen çok sağlıklı gür ve upuzundu. Elinde kocaman
bir çıkın vardı. Yaşlı kadın artık büyük bir sessizlikle kaplanmış kampta,
kor ateşin çevresinde toplanmış kadınları tek tek süzdü. Daha sonra ağaçların
arasındaki dar patikaya saptı ve ormanın derinliklerine doğru yol almaya
başladı. Diğer kadınlar da tek laf etmeden onu takip ettiler.
Uzunca bir yürüyüşten sonra bir açıklığa geldiler. Ortamdaki tek ışık
pırıl pırıl parlayan dolunaydı artık.. En büyük ışığın zamanı.. Kadınlar
hiç ses çıkarmadan yaşlı kadının elinden çıkını aldılar ve açıklığın
tam ortasına yaydılar. Çıkının içinden çeşitli otlar, mumlar, tütsüler,
örtüler, tuz ve çeşitli bıçaklar çıktı. Kadınlar önce örtüyü dikkatlice
yere serip, tuzla üzerinde kocaman bir çember çizdiler. Daha sonra yaşlı
kadın mırıldanarak çemberin içine düzgün bir yıldız çizdi. Yaşlı kadın
her kadının alnına kutsal yağ sürerek karşıladı ve sırayla sordu: “Kim
var orada? Nasıl geldin? Ne getirdin?”
Uzun siyah saçlı, koyu kırmızı kıyafetli kadın geldi “Ben Luafer, eksiksiz
sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”
30-35 yaşlarındaki koyu yeşil elbiseli kadın geldi “Ben Marija, eksiksiz sevgi
ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”
25 yaşlarındaki her halinden hamile olduğu belli olan kadın geldi “Ben Doreen,
eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”
Aradra, Faeron ve Nasnia da kendilerini tanıttılar. En son yaşlı kadın kutsal
yağı kendi alnına sürdü ve kendini tanıttı.
“Ben Queen Regina, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”
Kadınlar bu tanıtmadan sonra çemberdeki yerlerini aldılar ve Widdershins
yönünde – saat yönünün tersi olan ay yönü- üç kez dönerek kutsal çemberi
oluşturdular. Çemberin içinde durdular ve 4 öğenin ruhlarını çağırmaya
başladılar
Kuzeye dönerek toprağa seslendiler:
“Toprak, toprak seni çağırıyoruz!
Bu gece bizimle ol.
Bizi gücünle kuşat
Kuvvetinle sar bizi.
Bizi içine al
İçine al.”
Güneye dönerek ateşe seslendiler:
“Ateşin ruhları! Ateşin ruhları
Bu gece bizimle dans edin
Bize enerjinizi verin
Işığınızı verin bize.
Yüreklerinizi ısıtın.
Bizi ısıtın ateşin ruhları.
Isıtın bizi!”
Batıya dönerek suya seslendiler:
“Su, su
Soğuk su, kristal su;
Vahşi, yıkıcı su,
Derin, karanlık su,
Bizi yıka
Yıka bizi!”
Doğuya dönerek havaya seslendiler:
“Rüzgar, rüzgar dinle rüzgar!
Uğuldayan, ağlayan rüzgar;
Uluyan fırtına,
Yumuşak meltem,
Taşı bizi
Taşı bizi.”
Dört öğenin ruhlarının toplanmasıyla enerji dolan çemberde şimdi tüm
kadınlar Ana Tanrıça’yı uyandırmaya hazırlanıyorlardı:
“Bulutların süzülüşü,
Derenin çağlamasıyla,
Tavşanın koşuşu,
Kurdun ulumasıyla,
Ana, seni çağırıyoruz!
Dürüst ve sihirli olan her şeyle,
Cinlerin gizli yuvalarıyla,
Vahşi ve çılgın olan her şeyle
Kısır ve çıplak olan her şeyle,
Güneşin parlaklığıyla
Dölyatağının karanlığıyla,
Şimdi, seni bize çağırıyoruz!
Sesinin yumuşaklığı,
Şeklinin yuvarlaklığı,
Saçının kokusuyla
Parıldayan ve titreşen her şeyle;
Zillerin çalışı,
Ve güvercinlerin uçuşuyla,
Şimdi, seni çağırıyoruz!”
Tanrıçalarına kavuşan 7 kadın gözlerini kapadılar. Kendilerini saran
beyaz ışıkla beraber şarkılar mırıldanmaya, meditasyon yapmaya başladılar.
Bir süre sonra beyaz ışık kayboldu ve kadınlar gözlerini açtılar. Artık
ayin, Dolunay Ayini, tamamlanmıştı. Saat -Güneş- yönünde 3 gez dönerek
kutsal çemberi çözdüler. Kadınlar tüm eşyaları toparladılar ve geri dönüş
yoluna geçtiler. Mutluydular, ayin başarılıydı. Fakat birden hamile olan
Doreen’in karnına bir sancı saplandı. Fazla ilerleyemeden de bir ikincisi..
Doreen oracığa çöküverdi ve diğer kadınlar da çevresinde toparlandılar.
Doğum başlamıştı. Regina doğuma yardımcı olurken diğer kadınlar da Doreen’e
yüreklendirici sözler söylediler. Ve sonunda bebek doğdu. Regina göbek
bağını kesti.
“Orta yerinden göbeğindeki bağı kesiyorum; doğduğun yerin evin olmadığını
bil ve anla… Doğduğun yer sığınak değil, sadece geldiğin yolda bir duraktır.
Burası hayata başladığın noktadır. Burada filizlenip çiçek açacaksın
ve annenden ayrılacaksın. Kayadan kopan bir parça gibi..” Daha sonra
Regina yeni doğan bebeği kutsamaya başladı:
“Büyük ana!
Tüm yaşamın tanrıçası,
Bugün burada, bir anne ve çocuğu
Senin büyük klanına katmak için toplandık
Biz tanrıça anneler… Yvaine’e kılavuzluk etmeyi
Ve ona senin yolunu ve sırlarını öğretmeyi üzerimize aldık
O, tanrıçanın çocuğudur, onu kutsuyor, senin kollarına bırakıyor
Ve senin yolunda bu yeni anneye kılavuzluk ediyoruz.
Bu çocuğu kutsa!
Bu anneyi kutsa!
Ailemizi kutsa!
Tüm insanlığı kutsa!”
Böylece Yvaine isimli kız çocuğu dünyaya gelmiş ve kutsanmış olur..
Scene 3: The Binding
Recommended Soundtrack: Evanescence – Haunted
“Thou shall not let a witch to live. (İncil: Exodus 22:18)”
Yvaine çok sağlıklı bir bebekti. Simsiyah saçları, pembe bir teni ve
yemyeşil gözleri vardı. Kampa giderken tüm kadınlar Yvaine’e övgü dolu
sözler söylediler ve sırayla sevdiler. Kamp alanına yaklaştıkça ağaçların
ötesindeki kızıl aydınlığın önce farkına varmadılar bile.. Fakat Regina’nın
da durmasıyla tüm kadınların dikkatleri Yvaine’den ilerdeki parlak ışığa
çevrildi. “Daha sabaha çok var...” dedi Aradia. “Bu tüm göğü aydınlatan
ışık da nedir?”. Birden tüm kadınların yüzleri korku ile kasıldı ve dondu.
Kampa doğru koşmaya başladılar. Kamp alanına yaklaştıkça yüzlerine vuran
sıcaklığa aldırmadan koştular. Korktukları başlarına gelmişti.
Kamp alanının her tarafından alevler çıkmaktaydı. Çadırlarında uyuyan
çocukları, bebekleri, kocaları.. Yanan et kokusu ve heryeri saran duman..
Etrafta koşuşan az sayıda kadın ve adam.. Çadırların içinden gelen ağlama
ve hıçkırma sesleri.. Kadınlar bu görüntüleri donuk bir dehşetle izlediler.
Ne yapabilirdiler ki? O sırada bir ses duyuldu: “İşte cadılar orada.
Yakalayın!” Kafalarını çevirdiklerinde nefret dolu bakışlardan oluşan
bir grup kasabalının kendilerine doğru koştuklarını gördüler. Başlarında
Peder Georgias vardı. Ellerinde meşaleler ve tüfekler, geçtikleri her
yeri yıkıp yakmaya devam etmekteydiler.
Kasabalıları gören kadınlar, paniğe kapıldılar. Geriye dönüp ormanın
içine doğru son hızla koşmaya başladılar. Fakat ne kadar hızlı koşarlarsa
koşsunlar kasabalıların kurşunları onlardan daha hızlıydı ve onları başarıyla
korkutup yavaşlatmayı beceriyordu. Herkes yön bilmeden bir yere koşuşturmaktaydı.
Zaten yeni doğum yapmış Doreen bir taşın kenarına çöktü. Bunu gören Regina
geri döndü ve Doreen’i kaldırmaya çalıştı.
“Doreen ne yapıyorsun? Devam etmelisin, koşmalısın” dedi Regina.
“Devam edemem Regina, halim kalmadı”. Doreen soluk soluğaydı. Regina
yüreklendirmeye devam etti.
“Yvaine için koş Doreen. Yeni doğan kızın için koş. Orman bize kucak
açacak ve Ay bize yol gösterecek. Haydi!”
“ Hayır Regina.”dedi Doreen. Sesi artık titremektedir. “Ama sen koşmalısın.
Yvaine’i al ve kendi kızın gibi sev. Onu büyüt ve zamanı geldiğinde
kitabımı ona ver. Lütfen Regina. Benim için yap bunu.”
Kendi kutsal gölgeler kitabını Regina’ya uzattı. Regina yerde yatan
kadına son bir kez baktı ve kitabı alıp, çıkınına koydu. Yvaine’i son
bir kez
kucakladı. Doreen artık sayıklamaya başlamıştı.
“Ne yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne! Onları bağışla,
bağışla, bağışla…”
Regina sayıklayan Doreen’in yanağına bir öpücük kondurdu ve “Kutsal
Kal kardeşim” dedi. Arkasını döndü ve koşmaya başladı.
Ormanda bir süre saklanan Regina, Yvaine ile beraber bir ağaç kavuğunda
uyudu. Ormanın meyvalarından yedi ve bitkilerin suyunu içti. Kasabalıların
uzaklaştığından emin olduktan sonra gün doğumuna yakın Regina, Yvaine
ile beraber eskiden kamp alanı olan yere döndüler. Geriye kalan manzara
ürkütücüydü. Çadırlarından geriye bir avuç kül kalmıştı. Her yerde
is ve duman vardı. Yanık et ve saç kokusu tüm kampı kaplamıştı. Gri
ve siyahın
tüm tonları yeni doğmaya başlayan güneşle beraber ortaya çıkmaktaydı.
Kurtulan fazla insan yoktu. 4 erkek ve 5 kadın.. Çocuklar ve gençler
bu katliamdan kurtulamamış ve bir nesil böylece yok olmuştu. Regina,
artık sadece direkleri kalmış çadırının içinden birkaç parça eşyasını
aldı. Artık göç vaktiydi. Çingenelerin geri kalanları yola devam etmek
zorundaydı.
Böylece yanan eşlerini, akrabalarını, çocuklarını ve koca bir nesli
arkada bırakan küçük grup kamptan –daha doğrusu eskiden gülüp eğlendikleri
şarkılar
söyledikleri kamp olan kül yığınından- çıktılar. Yol onları Magnalatta kasabasının
yakınından geçirmekteydi. Küçük gruba liderlik eden Regina birden durdu.
Nefret ve kin dolu bir grup –bu sefer çingeneler- kasabayı süzmeye
başladılar. Doğayı
katledip yaptıkları binalara baktılar. İçkinin su gibi aktığı, insanlarla
dolu binalara.. Regina birden şunları söylemeye başladı; “Ey tanrıça! Hestia ve Vestia!
Ateşin koruyucuları
Hırs ve kızgınlık tanrıçaları..
Beni duyun!
Ve bize zarar verenleri lanetleyin
İntikam öyle acı verici olsun ki
Yanan eşlerimizi çocuklarımızı hatırlasınlar
Bize öyle bir ateş göster ki
İntikam ateşimiz bile
Bir kıvılcım olsun yanında
Tanrıçalar duyun bizi!”
Bu sözler Magnalatta kasabasının duvarlarında yankılandı ve içkiden
başları düşmüş sarhoşları bile uyandırdı. Zafer sarhoşu olan kasabalılar
ise bu lanete aldırmayıp, gözlerini kapadılar. Çünkü zaten amaçlarına
ulaşmışlardı.
Çingeneler gidiyordu…
Scene 4: Yvaine’s Book of Shadows
Ben bir çingeneyim. Başkaları tarafından nefret edilen, aşağılanan,
sürülen bir ırkın temsilcisiyim. Hatta neslimden kalan tek kişiyim. Biz
çingeneler güvenilir insanlarızdır. Kalden, Mısır ve Druid sırlarının,
Doğunun yoga öğretilerinin, Gnotiklerin, Kator, Albigensiyon, Bogomik
ve Patarini gizlerinin koruyucularıyızdır. Bize güvenenler, cadılar,
cadı avı zamanlarında sırlarını bize teslim ettiler. Biz göçebeydik.
Kaçtık. Fakat sırlarla beraber ateşte bizimle beraber geldi. Sırlar bize
güç verdiği gibi lanet de verdi. Sayımız yavaş yavaş azaldı. Annemi de
böyle bir katliamda kaybetmişim. Bizim için normal bir ölüm bu artık.
Beni saklayan beni büyüten Regina bu konuda pek konuşmuyor. Eski kamp
yerimizin neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama rüyalarımda hatırlıyorum.
Korkuyorum. Nasıl hatırladığımı bilemiyorum. Yanan et kokusu, alev alev
yanan saçlar. Seyredenlerin yuhalamaları ve yüzlerindeki donuk gülümsemeler.
Heryeri saran duman bana Kron’un bir öğüdünü hatırlatıyor. “Dumanı içine
çek daha çabuk ölürsün.” Hayatın nefesini, çıkan zehirli ama delicesine
hoş kokulu dumanı hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? O ıstırabın doruğunda,
en vahşi işkence aletlerinden kötü olan bu yangında aklımda tek bir söz
yankılanıyor. İnanılmaz bir şekilde bunu yineleyip duruyorum. “Ne yaptıklarını
bilmeyen bu insanları bağışla, Anne!”. Ve uyanıyorum…
Bu rüyayı küçüklükten beri görüyorum. Kimseye, Regina’ya bile anlatmadım.
Anlatılacak bir şey değilmiş gibi geliyor. Belki de en uygun yer kendi
Gölgeler Kitabımdır.
Annemin kitabımı ilk kanamamdan sonra verdi Regina bana. Eski siyah deri
ciltli bir defter. Sayfaları sararmış. İçindeki bilgiler annemin ne kadar
iyi bir cadı olduğunu gösteriyor. Regina’da bana onun çok yetenekli bir
cadı olduğunu söylemişti zaten. Ve benim kendisine ne kadar çok benzediğimi..
İlginç bir çocukluğum olmuş. Konuşmaya 10 aylıkken başlamışım. İnsanlar
bunu bir mucize olarak görmüş ve tanrıçalara dualar etmişler. Küçük yaşta
okuma öğrenmişim. Hiç yaşıtım olmadığı için Regina’nın yanında ayinlere
katılmışım. İlk ayinimi 6 yaşında yapmışım. Gözlemlerim çok iyi olmalı.
Artık 20 yaşındayım. Regina geçen ay öldü. 89 yaşındaydı. Ölünce beni
kampın yeni kraliçesi seçtiler. Oysa ben daha çok gencim ve deneyimsizim.
Bunu onlara anlatmaya çalıştım ama benden bilgili biri olmadığını iddia
ettiler ve bana bağlılık yemini ettiler.
Bu minik kamp yeri artık gittikçe artan nüfusu kaldıramaz hale geldi.
Her gün yeni bir grup çingene klanımıza katılıyor. Ben de göç kararı
aldım. Yarın yola çıkacağız. Tüm eşyalarımızı topladık. Yeni kamp yerimizi
belirledim bile. Çok güzel ormana bayağı bir yakın bir yer. Yakınında
minik bir kasabadan başka bir yer de yok. Regina bu yeri niye daha önce
düşünmemiş ki? Eh... Yarın Magnalatta kasabasının yakınındaki kamp yerine
gitmek için yola çıkacağız. Şimdiden heyecanlıyım…
Scene 5: Just an ordinary case..
Her zamanki sabahlardan biriydi. Scully asansörden indi, fotokopi kağıtlarının
yanında geçti ve sola dönerek Mulder’ın bürosuna girdi. Mulder erkenciydi.
Bürosunda oturmuş yeni bir dosya üzerinde çalışıyordu.. Yine.. “Bu tür
dosyaları nasıl bulabiliyor?” diye sordu Scully kendi kendine. Mulder’ın
suratında yine o bildik tuhaf zevk ifadesi vardı. İlginç bir şeyler bulduğuna
dair bir zevk ifadesi.. “Haydi bakalım” diye düşündü Scully. “Yine başlıyoruz.”
“Günaydın Mulder. Dergilerin gelmiş bakıyorum.”
“ Öhöm.. Günaydın Scully.. Daha gelmediler, aboneliğim bitmiş olmalı”
dedi ve sırıttı. “ Onun yerine bunu göndermişler. İlginç bir şey.”
Mulder önce ışıkları söndürdü, projeksiyon aletinin başına geçti ve slaytları
koydu. Birinci slaytta boğulmuş bir kadın vardı.
“Bu Sindy Trevor. 20 yaşında üniversite öğrencisi.. Magnalatta adlı bir
kasabada yaşıyordu.. 2 ay önce dolunaydan sonra evinde boğulmuş olarak
bulundu. Ciğerlerinden 2 kilo su çıkardılar. Her birinden.. İşin ilginç
tarafı, kasabanın çevresinde herhangi bir göl ya da su birikintisi yok.
Bulunduğu yerin çevresinde de herhangi bir su taşmasına ya da o tarz
bir şeye rastlamamışlar. Bulunan tek şey bir kaseymiş. Üzerinde pentagram
olan bir kase..” Mulder durdu ve Scully’e baktı. İşte yine o mavi yeşil
gözlerde şüphe bulutları, yine o dudak burkması.. Her zamanki gibi Scully’nin
yorumunu bekledi.
“Hmm.. Satanik bir kült mü peki? Alışagelmemiş bir kurban yöntemi olabilir..
Bu tarz satanik gruplar tüm kültürlerde var. Genelde sorunlu ergenlik
zamanlarındaki gençlerden oluşur. Bir arayış içinde olan bu gençler kendilerini
seks, rock’nroll ve uyuşturucunun pençesinde şeytana adarlar ve ona –güya-
kurban verirler. İşaret olarak da pentagram kullanırlar..”
Scully’nin söyleyeceklerini biliyormuşcasına ortağının nefeslenmek için
susmasını bekleyen Mulder nihayet “Pentagram satanistlerin işareti değildir”
diye araya girdi. “Satanistler ters pentagramı kullanırlar. 4 öğenin
en üstünde duran insanı en alta koyarlar ve insanı en aşağılık varlık
olarak kabul ederler. Aksine pentagram barındırdığı dört element ve beşinci
element olarak da insanı en üstte kullanarak hem doğayı hem de insanlığı
temsil eder. Çok eski bir semboldür. Eski paganistler kullanmıştır genelde..”
Mulder bilgiçlik taslamanın verdiği gururla doğruldu ve ikinci slayt’a
geçti.
“Bu da Amber Triana.. Daha doğrusu ondan geriye kalanlar.” Ekranda şimdi
bir hayli yanmış bir ceset vardı. “ O da 20 yaşındaydı ve kasiyerlik
yapıyordu. O da bir dolunay gecesinin sabahı evinde bulundu. Evinde yanan
ya da yanmış gibi duran hiçbir şey yoktu. Sanki içten içe yanmıştı. Yanında
üzerinde yine bir pentagram olan bir buhurdanlık bulundu.” Mulder arkasına
yaslandı.
“Peki ne düşünüyorsun Mulder?” diye çıkıştı Scully. Bütün bu olanlara
bir anlam verememişti..
“Bence o kasabaya gitmeliyiz Scully. Orda çok ilginç olaylar oluyor ve
tüm bunların bir sebebi olmalı. Belki bir tür gezegenlerin dizilişi sonucu
tüm bunlar oluyordur. Belki bu işaretler bizi bir yere götürüyordur.
Belki o kasaba bir tür enerjilerin birikme merkezidir. Belki.. belki..
belki..”
“Belki tüm bunlar hastalıklı bir beynin sonucudur..” dedi Scully, Mulder’a
alaycı bir bakışla..
“Ehem.. Tabi o da olabilir ama ben burada bir şeylerin olduğunu seziyorum
Scully. Garip bir şeyler.. Her neyse.. Yerimizi ayırttım bile. Yarın
yola çıkıyoruz.”
Scully omzunu silkti. Mulder yine her şeyi ayarlamıştı.. Kendisine sormadan,
etmeden.. Masanın üzerinden dosyayı evde incelemek için aldı ve bavulunu
hazırlamak üzere tek bir laf etmeden bürodan dışarı çıktı. Ardında elinde
projeksiyon aletinin kumandası, çocuklar kadar şen bir Mulder bırakarak..
|