Scene 1: Prologue
                                                                                                                                            

on the hills the fires burned at midnight
superstition plagued the air
sparks fly as the fires burn at midnight
stars are out the magic is here
the stars are out the magic is here…

Başlangıçta zaman yoktu. İnsanlar toprağın üzerinde yiyecek ve sıcak bir barınak arayarak oraya buraya gidip duruyorlardı. Bir gün toprağın üzerini buz kapladı, soğuk bir çağdı gelen. Ardından buz erimeye başladı ve yerini verimli bahara bıraktı. Buz kütleleri kuzeye doğru çekildikçe boş kalan yerlerde toprak yeşil sürgünlerini vermeye başladı. Geniş tundralarda ilk otlar göründü. Onları çalılılar ve nihayet ağaçlar takip etti. Böylece toprak, otlaklar ve ormanlarla kaplandı. Hayvanlar, kuşlar, böcekler ve çiçekler çıktı ortaya. Önceleri meyvelerle beslenen göçebeler, hayvanları yakaladılar ve değişen mevsimleri ayırt etmeyi öğrendiler. Yollarını gündüzleri Güneş’le, geceleri Ay’la buldular. Engin topraklarda çok küçük kalan ürkek insanlar, Güneş’i ve Ay’ı onları koruyan ve onlara yol gösteren ruhlar olarak gördüler. Güneş hep aynı yönde hareket ediyor ve hep aynı şekilde kalıyordu. Ama Ay, karanlığın gizemli ışığı, şeklini değiştiriyordu. Kabilenin kadınlarına benzer şekilde bazen sanki ruhlarla doluymuş gibi şişiyor bazen de ortada görünmüyordu. Ve gece koyu bir karanlığa gömülüyordu. Kabiledeki insanlar, yaşlı kadınlar ve ilk kanamalarından önce kızlar bedenlerine artık anne sayılan Ay’ı alırken, genç erkekler de deriler giyip boynuzlar takarak bedenlerine Av Tanrısı’nı alıyorlardı. Bu kutsal işçiler, gölgeler dünyasına, ruh alemlerine yolculuklar yaptılar. Ay onları öptü ve Güneş kemiklerini ısıttı. Bütün sırları orada öğrendiler. Onlara hastaları iyileştirmek için yapılacak içeceklerin tariflerini ve av işaretlerinin nasıl okunacağı öğretildi…

Scene 2: The Birth

Recommended Soundtrack: Loona – Hijo De La Loona

“Bu.. Gece ve Ay tarafından paylaşılan bir Oracle’dır, dünya üzerinde herhangi bir çıkış yeri ya da oturma yeri yoktur. Ama her yerdedir… Ses kadın kahinindi… Ay’ın yüzeyinden okuduğu geleceği anlatan şarkıyla… (Plutarch)”

Bir çingene kampı… Çadırların ortasında yanan ateş artık kor bir hale bürünmüş, yemek ve çalgı faslının bittiğini haber vermekte. Herkes küçük ama kullanışlı çadırlarına çekilmiş kendilerini rüya aleminin engin kapılarının önünde bulmuşlar. Fakat uyumayan kadınlar vardı. Bu kadınların hepsi –ki zaten 6 kişiler- koyu renk kıyafetlere bürünmüş, kor ateşin yanında dedikodu yapmaktalar. Çadırların en büyüğünün içinden yaşlı bir kadının çıkmasıyla birden sustular ve toplandılar. Yaşlı kadın 60 yaşlarındaydı ve yer yer kırışmış yanık tenini siyah bir şal ile kaplamıştı. Saçları, ilerlemiş yaşına rağmen çok sağlıklı gür ve upuzundu. Elinde kocaman bir çıkın vardı. Yaşlı kadın artık büyük bir sessizlikle kaplanmış kampta, kor ateşin çevresinde toplanmış kadınları tek tek süzdü. Daha sonra ağaçların arasındaki dar patikaya saptı ve ormanın derinliklerine doğru yol almaya başladı. Diğer kadınlar da tek laf etmeden onu takip ettiler.

Uzunca bir yürüyüşten sonra bir açıklığa geldiler. Ortamdaki tek ışık pırıl pırıl parlayan dolunaydı artık.. En büyük ışığın zamanı.. Kadınlar hiç ses çıkarmadan yaşlı kadının elinden çıkını aldılar ve açıklığın tam ortasına yaydılar. Çıkının içinden çeşitli otlar, mumlar, tütsüler, örtüler, tuz ve çeşitli bıçaklar çıktı. Kadınlar önce örtüyü dikkatlice yere serip, tuzla üzerinde kocaman bir çember çizdiler. Daha sonra yaşlı kadın mırıldanarak çemberin içine düzgün bir yıldız çizdi. Yaşlı kadın her kadının alnına kutsal yağ sürerek karşıladı ve sırayla sordu: “Kim var orada? Nasıl geldin? Ne getirdin?”

Uzun siyah saçlı, koyu kırmızı kıyafetli kadın geldi “Ben Luafer, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”

30-35 yaşlarındaki koyu yeşil elbiseli kadın geldi “Ben Marija, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”

25 yaşlarındaki her halinden hamile olduğu belli olan kadın geldi “Ben Doreen, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”

Aradra, Faeron ve Nasnia da kendilerini tanıttılar. En son yaşlı kadın kutsal yağı kendi alnına sürdü ve kendini tanıttı.
“Ben Queen Regina, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”

Kadınlar bu tanıtmadan sonra çemberdeki yerlerini aldılar ve Widdershins yönünde – saat yönünün tersi olan ay yönü- üç kez dönerek kutsal çemberi oluşturdular. Çemberin içinde durdular ve 4 öğenin ruhlarını çağırmaya başladılar

Kuzeye dönerek toprağa seslendiler:

“Toprak, toprak seni çağırıyoruz!
Bu gece bizimle ol.
Bizi gücünle kuşat
Kuvvetinle sar bizi.
Bizi içine al
İçine al.”

Güneye dönerek ateşe seslendiler:

“Ateşin ruhları! Ateşin ruhları
Bu gece bizimle dans edin
Bize enerjinizi verin
Işığınızı verin bize.
Yüreklerinizi ısıtın.
Bizi ısıtın ateşin ruhları.
Isıtın bizi!”

Batıya dönerek suya seslendiler:


“Su, su
Soğuk su, kristal su;
Vahşi, yıkıcı su,
Derin, karanlık su,
Bizi yıka
Yıka bizi!”

Doğuya dönerek havaya seslendiler:

“Rüzgar, rüzgar dinle rüzgar!
Uğuldayan, ağlayan rüzgar;
Uluyan fırtına,
Yumuşak meltem,
Taşı bizi
Taşı bizi.”

Dört öğenin ruhlarının toplanmasıyla enerji dolan çemberde şimdi tüm kadınlar Ana Tanrıça’yı uyandırmaya hazırlanıyorlardı:

“Bulutların süzülüşü,
Derenin çağlamasıyla,
Tavşanın koşuşu,
Kurdun ulumasıyla,
Ana, seni çağırıyoruz!

Dürüst ve sihirli olan her şeyle,
Cinlerin gizli yuvalarıyla,
Vahşi ve çılgın olan her şeyle
Kısır ve çıplak olan her şeyle,
Güneşin parlaklığıyla
Dölyatağının karanlığıyla,
Şimdi, seni bize çağırıyoruz!

Sesinin yumuşaklığı,
Şeklinin yuvarlaklığı,
Saçının kokusuyla
Parıldayan ve titreşen her şeyle;
Zillerin çalışı,
Ve güvercinlerin uçuşuyla,
Şimdi, seni çağırıyoruz!”

Tanrıçalarına kavuşan 7 kadın gözlerini kapadılar. Kendilerini saran beyaz ışıkla beraber şarkılar mırıldanmaya, meditasyon yapmaya başladılar. Bir süre sonra beyaz ışık kayboldu ve kadınlar gözlerini açtılar. Artık ayin, Dolunay Ayini, tamamlanmıştı. Saat -Güneş- yönünde 3 gez dönerek kutsal çemberi çözdüler. Kadınlar tüm eşyaları toparladılar ve geri dönüş yoluna geçtiler. Mutluydular, ayin başarılıydı. Fakat birden hamile olan Doreen’in karnına bir sancı saplandı. Fazla ilerleyemeden de bir ikincisi..

Doreen oracığa çöküverdi ve diğer kadınlar da çevresinde toparlandılar. Doğum başlamıştı. Regina doğuma yardımcı olurken diğer kadınlar da Doreen’e yüreklendirici sözler söylediler. Ve sonunda bebek doğdu. Regina göbek bağını kesti.

“Orta yerinden göbeğindeki bağı kesiyorum; doğduğun yerin evin olmadığını bil ve anla… Doğduğun yer sığınak değil, sadece geldiğin yolda bir duraktır. Burası hayata başladığın noktadır. Burada filizlenip çiçek açacaksın ve annenden ayrılacaksın. Kayadan kopan bir parça gibi..” Daha sonra Regina yeni doğan bebeği kutsamaya başladı:


“Büyük ana!
Tüm yaşamın tanrıçası,
Bugün burada, bir anne ve çocuğu
Senin büyük klanına katmak için toplandık
Biz tanrıça anneler… Yvaine’e kılavuzluk etmeyi
Ve ona senin yolunu ve sırlarını öğretmeyi üzerimize aldık
O, tanrıçanın çocuğudur, onu kutsuyor, senin kollarına bırakıyor
Ve senin yolunda bu yeni anneye kılavuzluk ediyoruz.
Bu çocuğu kutsa!
Bu anneyi kutsa!
Ailemizi kutsa!
Tüm insanlığı kutsa!”

Böylece Yvaine isimli kız çocuğu dünyaya gelmiş ve kutsanmış olur..


Scene 3: The Binding
Recommended Soundtrack: Evanescence – Haunted
“Thou shall not let a witch to live. (İncil: Exodus 22:18)”

Yvaine çok sağlıklı bir bebekti. Simsiyah saçları, pembe bir teni ve yemyeşil gözleri vardı. Kampa giderken tüm kadınlar Yvaine’e övgü dolu sözler söylediler ve sırayla sevdiler. Kamp alanına yaklaştıkça ağaçların ötesindeki kızıl aydınlığın önce farkına varmadılar bile.. Fakat Regina’nın da durmasıyla tüm kadınların dikkatleri Yvaine’den ilerdeki parlak ışığa çevrildi. “Daha sabaha çok var...” dedi Aradia. “Bu tüm göğü aydınlatan ışık da nedir?”. Birden tüm kadınların yüzleri korku ile kasıldı ve dondu. Kampa doğru koşmaya başladılar. Kamp alanına yaklaştıkça yüzlerine vuran sıcaklığa aldırmadan koştular. Korktukları başlarına gelmişti.

Kamp alanının her tarafından alevler çıkmaktaydı. Çadırlarında uyuyan çocukları, bebekleri, kocaları.. Yanan et kokusu ve heryeri saran duman.. Etrafta koşuşan az sayıda kadın ve adam.. Çadırların içinden gelen ağlama ve hıçkırma sesleri.. Kadınlar bu görüntüleri donuk bir dehşetle izlediler. Ne yapabilirdiler ki? O sırada bir ses duyuldu: “İşte cadılar orada. Yakalayın!” Kafalarını çevirdiklerinde nefret dolu bakışlardan oluşan bir grup kasabalının kendilerine doğru koştuklarını gördüler. Başlarında Peder Georgias vardı. Ellerinde meşaleler ve tüfekler, geçtikleri her yeri yıkıp yakmaya devam etmekteydiler.

Kasabalıları gören kadınlar, paniğe kapıldılar. Geriye dönüp ormanın içine doğru son hızla koşmaya başladılar. Fakat ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar kasabalıların kurşunları onlardan daha hızlıydı ve onları başarıyla korkutup yavaşlatmayı beceriyordu. Herkes yön bilmeden bir yere koşuşturmaktaydı.

Zaten yeni doğum yapmış Doreen bir taşın kenarına çöktü. Bunu gören Regina geri döndü ve Doreen’i kaldırmaya çalıştı.

“Doreen ne yapıyorsun? Devam etmelisin, koşmalısın” dedi Regina.

“Devam edemem Regina, halim kalmadı”. Doreen soluk soluğaydı. Regina yüreklendirmeye devam etti.

“Yvaine için koş Doreen. Yeni doğan kızın için koş. Orman bize kucak açacak ve Ay bize yol gösterecek. Haydi!”

“ Hayır Regina.”dedi Doreen. Sesi artık titremektedir. “Ama sen koşmalısın. Yvaine’i al ve kendi kızın gibi sev. Onu büyüt ve zamanı geldiğinde kitabımı ona ver. Lütfen Regina. Benim için yap bunu.”

Kendi kutsal gölgeler kitabını Regina’ya uzattı. Regina yerde yatan kadına son bir kez baktı ve kitabı alıp, çıkınına koydu. Yvaine’i son bir kez kucakladı. Doreen artık sayıklamaya başlamıştı.

“Ne yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne! Onları bağışla, bağışla, bağışla…”

Regina sayıklayan Doreen’in yanağına bir öpücük kondurdu ve “Kutsal Kal kardeşim” dedi. Arkasını döndü ve koşmaya başladı.

Ormanda bir süre saklanan Regina, Yvaine ile beraber bir ağaç kavuğunda uyudu. Ormanın meyvalarından yedi ve bitkilerin suyunu içti. Kasabalıların uzaklaştığından emin olduktan sonra gün doğumuna yakın Regina, Yvaine ile beraber eskiden kamp alanı olan yere döndüler. Geriye kalan manzara ürkütücüydü. Çadırlarından geriye bir avuç kül kalmıştı. Her yerde is ve duman vardı. Yanık et ve saç kokusu tüm kampı kaplamıştı. Gri ve siyahın tüm tonları yeni doğmaya başlayan güneşle beraber ortaya çıkmaktaydı.

Kurtulan fazla insan yoktu. 4 erkek ve 5 kadın.. Çocuklar ve gençler bu katliamdan kurtulamamış ve bir nesil böylece yok olmuştu. Regina, artık sadece direkleri kalmış çadırının içinden birkaç parça eşyasını aldı. Artık göç vaktiydi. Çingenelerin geri kalanları yola devam etmek zorundaydı.

Böylece yanan eşlerini, akrabalarını, çocuklarını ve koca bir nesli arkada bırakan küçük grup kamptan –daha doğrusu eskiden gülüp eğlendikleri şarkılar söyledikleri kamp olan kül yığınından- çıktılar. Yol onları Magnalatta kasabasının yakınından geçirmekteydi. Küçük gruba liderlik eden Regina birden durdu. Nefret ve kin dolu bir grup –bu sefer çingeneler- kasabayı süzmeye başladılar. Doğayı katledip yaptıkları binalara baktılar. İçkinin su gibi aktığı, insanlarla dolu binalara.. Regina birden şunları söylemeye başladı;

“Ey tanrıça! Hestia ve Vestia!
Ateşin koruyucuları
Hırs ve kızgınlık tanrıçaları..
Beni duyun!
Ve bize zarar verenleri lanetleyin
İntikam öyle acı verici olsun ki
Yanan eşlerimizi çocuklarımızı hatırlasınlar
Bize öyle bir ateş göster ki
İntikam ateşimiz bile
Bir kıvılcım olsun yanında
Tanrıçalar duyun bizi!”

Bu sözler Magnalatta kasabasının duvarlarında yankılandı ve içkiden başları düşmüş sarhoşları bile uyandırdı. Zafer sarhoşu olan kasabalılar ise bu lanete aldırmayıp, gözlerini kapadılar. Çünkü zaten amaçlarına ulaşmışlardı.

Çingeneler gidiyordu…


Scene 4: Yvaine’s Book of Shadows

Ben bir çingeneyim. Başkaları tarafından nefret edilen, aşağılanan, sürülen bir ırkın temsilcisiyim. Hatta neslimden kalan tek kişiyim. Biz çingeneler güvenilir insanlarızdır. Kalden, Mısır ve Druid sırlarının, Doğunun yoga öğretilerinin, Gnotiklerin, Kator, Albigensiyon, Bogomik ve Patarini gizlerinin koruyucularıyızdır. Bize güvenenler, cadılar, cadı avı zamanlarında sırlarını bize teslim ettiler. Biz göçebeydik. Kaçtık. Fakat sırlarla beraber ateşte bizimle beraber geldi. Sırlar bize güç verdiği gibi lanet de verdi. Sayımız yavaş yavaş azaldı. Annemi de böyle bir katliamda kaybetmişim. Bizim için normal bir ölüm bu artık. Beni saklayan beni büyüten Regina bu konuda pek konuşmuyor. Eski kamp yerimizin neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama rüyalarımda hatırlıyorum.

Korkuyorum. Nasıl hatırladığımı bilemiyorum. Yanan et kokusu, alev alev yanan saçlar. Seyredenlerin yuhalamaları ve yüzlerindeki donuk gülümsemeler. Heryeri saran duman bana Kron’un bir öğüdünü hatırlatıyor. “Dumanı içine çek daha çabuk ölürsün.” Hayatın nefesini, çıkan zehirli ama delicesine hoş kokulu dumanı hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? O ıstırabın doruğunda, en vahşi işkence aletlerinden kötü olan bu yangında aklımda tek bir söz yankılanıyor. İnanılmaz bir şekilde bunu yineleyip duruyorum. “Ne yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne!”. Ve uyanıyorum…

Bu rüyayı küçüklükten beri görüyorum. Kimseye, Regina’ya bile anlatmadım. Anlatılacak bir şey değilmiş gibi geliyor. Belki de en uygun yer kendi Gölgeler Kitabımdır.

Annemin kitabımı ilk kanamamdan sonra verdi Regina bana. Eski siyah deri ciltli bir defter. Sayfaları sararmış. İçindeki bilgiler annemin ne kadar iyi bir cadı olduğunu gösteriyor. Regina’da bana onun çok yetenekli bir cadı olduğunu söylemişti zaten. Ve benim kendisine ne kadar çok benzediğimi..

İlginç bir çocukluğum olmuş. Konuşmaya 10 aylıkken başlamışım. İnsanlar bunu bir mucize olarak görmüş ve tanrıçalara dualar etmişler. Küçük yaşta okuma öğrenmişim. Hiç yaşıtım olmadığı için Regina’nın yanında ayinlere katılmışım. İlk ayinimi 6 yaşında yapmışım. Gözlemlerim çok iyi olmalı.

Artık 20 yaşındayım. Regina geçen ay öldü. 89 yaşındaydı. Ölünce beni kampın yeni kraliçesi seçtiler. Oysa ben daha çok gencim ve deneyimsizim. Bunu onlara anlatmaya çalıştım ama benden bilgili biri olmadığını iddia ettiler ve bana bağlılık yemini ettiler.

Bu minik kamp yeri artık gittikçe artan nüfusu kaldıramaz hale geldi. Her gün yeni bir grup çingene klanımıza katılıyor. Ben de göç kararı aldım. Yarın yola çıkacağız. Tüm eşyalarımızı topladık. Yeni kamp yerimizi belirledim bile. Çok güzel ormana bayağı bir yakın bir yer. Yakınında minik bir kasabadan başka bir yer de yok. Regina bu yeri niye daha önce düşünmemiş ki? Eh... Yarın Magnalatta kasabasının yakınındaki kamp yerine gitmek için yola çıkacağız. Şimdiden heyecanlıyım…


Scene 5: Just an ordinary case..

Her zamanki sabahlardan biriydi. Scully asansörden indi, fotokopi kağıtlarının yanında geçti ve sola dönerek Mulder’ın bürosuna girdi. Mulder erkenciydi. Bürosunda oturmuş yeni bir dosya üzerinde çalışıyordu.. Yine.. “Bu tür dosyaları nasıl bulabiliyor?” diye sordu Scully kendi kendine. Mulder’ın suratında yine o bildik tuhaf zevk ifadesi vardı. İlginç bir şeyler bulduğuna dair bir zevk ifadesi.. “Haydi bakalım” diye düşündü Scully. “Yine başlıyoruz.”

“Günaydın Mulder. Dergilerin gelmiş bakıyorum.”

“ Öhöm.. Günaydın Scully.. Daha gelmediler, aboneliğim bitmiş olmalı” dedi ve sırıttı. “ Onun yerine bunu göndermişler. İlginç bir şey.”
Mulder önce ışıkları söndürdü, projeksiyon aletinin başına geçti ve slaytları koydu. Birinci slaytta boğulmuş bir kadın vardı.

“Bu Sindy Trevor. 20 yaşında üniversite öğrencisi.. Magnalatta adlı bir kasabada yaşıyordu.. 2 ay önce dolunaydan sonra evinde boğulmuş olarak bulundu. Ciğerlerinden 2 kilo su çıkardılar. Her birinden.. İşin ilginç tarafı, kasabanın çevresinde herhangi bir göl ya da su birikintisi yok. Bulunduğu yerin çevresinde de herhangi bir su taşmasına ya da o tarz bir şeye rastlamamışlar. Bulunan tek şey bir kaseymiş. Üzerinde pentagram olan bir kase..” Mulder durdu ve Scully’e baktı. İşte yine o mavi yeşil gözlerde şüphe bulutları, yine o dudak burkması.. Her zamanki gibi Scully’nin yorumunu bekledi.

“Hmm.. Satanik bir kült mü peki? Alışagelmemiş bir kurban yöntemi olabilir.. Bu tarz satanik gruplar tüm kültürlerde var. Genelde sorunlu ergenlik zamanlarındaki gençlerden oluşur. Bir arayış içinde olan bu gençler kendilerini seks, rock’nroll ve uyuşturucunun pençesinde şeytana adarlar ve ona –güya- kurban verirler. İşaret olarak da pentagram kullanırlar..”

Scully’nin söyleyeceklerini biliyormuşcasına ortağının nefeslenmek için susmasını bekleyen Mulder nihayet “Pentagram satanistlerin işareti değildir” diye araya girdi. “Satanistler ters pentagramı kullanırlar. 4 öğenin en üstünde duran insanı en alta koyarlar ve insanı en aşağılık varlık olarak kabul ederler. Aksine pentagram barındırdığı dört element ve beşinci element olarak da insanı en üstte kullanarak hem doğayı hem de insanlığı temsil eder. Çok eski bir semboldür. Eski paganistler kullanmıştır genelde..” Mulder bilgiçlik taslamanın verdiği gururla doğruldu ve ikinci slayt’a geçti.

“Bu da Amber Triana.. Daha doğrusu ondan geriye kalanlar.” Ekranda şimdi bir hayli yanmış bir ceset vardı. “ O da 20 yaşındaydı ve kasiyerlik yapıyordu. O da bir dolunay gecesinin sabahı evinde bulundu. Evinde yanan ya da yanmış gibi duran hiçbir şey yoktu. Sanki içten içe yanmıştı. Yanında üzerinde yine bir pentagram olan bir buhurdanlık bulundu.” Mulder arkasına yaslandı.

“Peki ne düşünüyorsun Mulder?” diye çıkıştı Scully. Bütün bu olanlara bir anlam verememişti..

“Bence o kasabaya gitmeliyiz Scully. Orda çok ilginç olaylar oluyor ve tüm bunların bir sebebi olmalı. Belki bir tür gezegenlerin dizilişi sonucu tüm bunlar oluyordur. Belki bu işaretler bizi bir yere götürüyordur. Belki o kasaba bir tür enerjilerin birikme merkezidir. Belki.. belki.. belki..”

“Belki tüm bunlar hastalıklı bir beynin sonucudur..” dedi Scully, Mulder’a alaycı bir bakışla..

“Ehem.. Tabi o da olabilir ama ben burada bir şeylerin olduğunu seziyorum Scully. Garip bir şeyler.. Her neyse.. Yerimizi ayırttım bile. Yarın yola çıkıyoruz.”

Scully omzunu silkti. Mulder yine her şeyi ayarlamıştı.. Kendisine sormadan, etmeden.. Masanın üzerinden dosyayı evde incelemek için aldı ve bavulunu hazırlamak üzere tek bir laf etmeden bürodan dışarı çıktı. Ardında elinde projeksiyon aletinin kumandası, çocuklar kadar şen bir Mulder bırakarak..

 


TheXFiles-TR isminin kullanım hakları İzmir 14. Noterinden alınan belgeyle sayfamız adına kayıt altına alınmıştır. TheXFiles-TR isminin başka kişi,kurum ve Internet siteleri tarafından kullanılması yasaktır. Site içerisinde yer alan tüm haber, metin, ve diğer içerik thexfiles-tr.net 'e aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) izinsiz kullanılamaz. Sitemizin Beyin Atölyesi, Fanfic, Fanart bölümlerinde yayınlanan yazı, resim vb. eserlerin sorumlulukları, sahiplerine aittir. Alıntı, kopya olduğu anlaşılan eserler derhal silinecektir.

Bu site The X Files hayranları tarafından hazırlanmış, dizinin Türkiye'deki hayranlarına kaynak teşkil etmesi için tamamen amatör sebeplerle oluşturulmuş bir sitedir. 1013 Productions ve 20th Century Fox ile hiçbir bağlantısı yoktur. The X Files ile ilgili tüm haklar, bu şirketlere aittir.

Copyright © 1999-2006 TheXFiles-TR